
“Genç ve güzel bir kadın için gidiyorum. Sen benim için artık hiçbir şey ifade etmiyorsun.” Vedat, bu cümleyi tüm akrabaların önünde, şenlikli sofranın ortasında söyledi. Karısını küçük düşürmek istiyordu. Ama karısının cevabının, o evdeki herkesi yerle bir edeceğinden habersizdi…
Vedat bu akşamın kendi hayatında yeni bir sayfa açacağına emindi.
Elinde pahalı viskisi, yüzünde kendinden memnun bir gülümseme vardı. Masanın başında, evin efendisi gibi oturuyordu. Sağında annesi, solunda kız kardeşi…
Annesi oğluna gururla bakıyor, sanki büyük bir kahramanmış gibi.
Kız kardeşi ise ilgisiz görünmeye çalışıyor ama telefonunun kamerasıyla her anı kaydediyordu.
Vedat’ın cebindeki telefonda başka bir kadından mesajlar vardı.
Genç, cesur, “gerçek duygular” vadeden mesajlar…
Aklında karısının yeri çoktan silinmişti.
Karısı pencerenin yanında duruyordu.
Masaya oturmadı.
Ev, kızarmış ördek kokusu ve kaynanasının ağır parfümüyle doluydu.
Hava, fırtına öncesi gibi boğucuydu.
Kadının içi sıkışıyordu ama yüzü sakindi.
Anlamıştı… Bu bir gösteriydi.
Vedat yüksek sesle güldü, her zamanki hikâyelerini anlattı.
Sonra avucunu masaya vurdu:
— Ne diye dikiliyorsun orada? Şarapları doldur.
Annesine göz kırptı.
Annesi hemen iç çekti:
— Zavallı oğlum… omuzlarında ne kadar yük var.
Kız kardeşi arka planda masa olacak şekilde bir selfie daha çekti.
Vedat ayağa kalktı.
Ceketini düzeltti.
Çatalını bardağa vurdu.
Herkes sustu.
Yumuşak ama zehirli bir sesle konuşmaya başladı.
Evi kimin geçindirdiğini, parayı kimin kazandığını, kararları kimin verdiğini bir bir hatırlattı.
Sonra karısına döndü.
Bakışları buz gibiydi.
— Artık böyle devam edemem, dedi.
— Boşanıyorum.
Bir an durdu. Tadını çıkarıyordu.
— Başka biri var. Genç. Hayat dolu. Bali’ye gideceğiz. Ailem de onaylıyor.
— Sen… artık benim için hiçbir şey ifade etmiyorsun.
Sessizlik çöktü.
Sadece buzdolabının uğultusu duyuluyordu.
— Evi sana bırakıyorum, dedi Vedat, büyük bir lütuf yapıyormuş gibi.
Kadın yavaşça masaya yürüdü.
Kendine bir kadeh şampanya doldurdu.
Bir yudum aldı.
Ve sonra konuştu…
Söylediği şey, o sofradaki herkesin yüzünü bembeyaz etti. Annesinin eli titredi. Kız kardeşinin telefonu yere düştü. Vedat’ın gülümsemesi donup kaldı…
Kadın, kadehi masaya bıraktığında şampanyanın ince köpüğü hâlâ dudaklarının kenarındaydı. O ana kadar herkes onun ağlayacağını, bağıracağını, belki de masadan kaçacağını sanmıştı. Ama o sadece gülümsedi. Öyle bir gülümseme ki, birinin yıllardır tuttuğu nefesi nihayet verdiği an gibi… Sessiz ama keskin.
— Ne dediğini duydum Vedat, dedi sakince. Genç… güzel… Bali… Hepsi kulağa çok “parlak” geliyor.
Vedat omuz silkti. Annesi dudaklarını büzdü, sanki kadının susması gerekiyormuş gibi. Kız kardeşi telefonu yerden alıp ekranını kontrol etti; kaydın durmadığından emin olmak ister gibi.
Kadın, kadehin sapını iki parmağıyla çevirdi. Gözlerini Vedat’tan ayırmadan konuştu:
— Şunu bilmeni isterim… Bu evde “hiçbir şey” dediğin kişi, senin sandığın kadar çaresiz değil.
Vedat alaycı bir kahkaha attı.
— Ne yapacaksın? Bana şiir mi okuyacaksın? Evi sana bırakıyorum işte. Daha ne istiyorsun?
Kadın başını eğdi, sanki cümlelerin ağırlığını tartıyordu. Sonra, masanın üzerinde duran beyaz peçeteyi aldı ve yavaşça açtı. Peçetenin içinden küçük bir anahtarlık çıktı; üzerinde bir banka logosu vardı.
Annesi bir an dondu.
— O da ne? diye fısıldadı.
Kadın anahtarlığı masaya koydu, parmağıyla iterek Vedat’a doğru kaydırdı.
— Bu, kasanın anahtarı. Senin kasanın değil Vedat. Benim kasamın.
Vedat’ın yüzündeki o kendinden memnun ifade önce çatladı, sonra tamamen silindi.
— Ne kasası? diye çıkıştı. Ne saçmalıyorsun?
Kadın gözlerini masadaki ördek tabağına indirdi, sanki sıradan bir şey anlatıyormuş gibi.
— Hatırlıyor musun… üç yıl önce “kredi yapılandırması” diye imza attırmıştın bana. “Formalite” demiştin. “Muhasebe böyle istiyor” demiştin devamı sonrki syfda...