
İşimiz battığında kocam altı yaşındaki çocuğumuzla beni yalnız bıraktı; üç yıl sonra bir araba galerisinde ona rastladım ve gözleri yaşlıydı.
Kafemiz battığında her şeyimiz de onunla birlikte gitti; birikimlerimiz, rutinlerimiz ve görünüşe göre evliliğim de. 42 yaşındaydım. Oğlum altı yaşındaydı.
Kocam "düşünmek için biraz zamana ihtiyacı olduğunu" söyledi. Bir çanta topladı ve bir arkadaşının yanına taşındı. Geçici olduğunu söyledi.
Ama geçici değildi.
Birkaç hafta sonra, "arkadaşının" benim arkamdan görüştüğü kadın olduğunu öğrendim.
Beni altı yaşındaki oğlumuzla, ödenmemiş faturalarla ve o gittiği için ortadan kaybolmayan bir işletme kredisiyle baş başa bıraktı.
İlk yıl mobilya sattım ve hafta sonları çalıştım. Market alışverişini idare etmeyi ve babamın neden geri aramadığını nazikçe açıklamayı öğrendim.
İkinci yıl, işler istikrara kavuştu. Rahat bir şekilde değil, ama yeterince.
Üçüncü yılda tekrar nefes alabiliyordum.
İşte o sırada ona rastladım.
İkinci el bir araba için evrakları imzalarken onu fark ettim. Bekleme salonunda oturmuş, başını ellerinin arasına almıştı.
Ağlıyordu.
Hıçkırarak ağlıyordu.
Bir an onu görmemiş gibi yapmayı düşündüm.
Sonra başını kaldırdı.
Ve yüzünde bir tanıma ifadesi belirdiğini gördüm.
Başını kaldırdığında göz göze geldik.
O an zaman garip bir şekilde büküldü; üç yıl, tek bir nefeslik ana sıkıştı. Yüzündeki tanıma ifadesi yavaş yavaş yerini utanca bıraktı. Kaçmak istediğini gördüm. Ama ayakları yerinden kıpırdamadı.
Benimkiler de.
Oğlum yanımdaydı. Elimi tutuyordu. Altı yaşındaki hâlinden dokuz yaşına gelmişti artık; daha uzun, daha sessiz, gözleri gereğinden fazla şey görmüş bir çocuktu. Onunla birlikte nefes aldım. Sonra yürüdüm.
Her adımda içimde eski bir ses konuşuyordu: “Sor ona. Neden gittiğini sor. Neden dönmediğini sor.”
Ama başka bir ses daha vardı. Daha yeni. Daha güçlü. “Gerek yok.” diyordu.
Yanına geldiğimde başını tekrar eğdi.
“Merhaba,” dedi kısık bir sesle. Boğazı düğümlüydü.
“Merhaba,” dedim. Sesimin bu kadar sakin çıkmasına ben bile şaşırdım.
Oğlum merakla ona baktı. Sonra yüzünü bana çevirdi.
“Anne, bu kim?” diye sordu.
İşte o an…
İşte o an, üç yıl boyunca içimde taşıdığım bütün öfke, bütün uykusuz geceler, bütün “neden”ler tek bir noktada birleşti.
“Baban,” dedim.
Kelime havada asılı kaldı. Adam irkildi. Sanki tokat yemiş gibi.
Oğlum ona baktı. Uzun uzun. Tanımaya çalışır gibi değil; anlamaya çalışır gibi.
“Sen… geri gelmedin,” dedi sadece.
Adamın gözlerinden yaşlar yeniden aktı.
“Biliyorum,” dedi. “Ve bu benim hayatımda yaptığım en büyük hata.”
Sessizlik çöktü. Bekleme salonundaki televizyonun sesi, kalem tıkırtıları, bir yerlerde çalan telefon… Hepsi uzaktan geliyordu.
“Ne yapıyorsun burada?” diye sordum.
“Çalışıyorum,” dedi. “Satış danışmanı. İkinci el… bana uygun bir yer.”
Acı bir gülümseme geçti yüzünden. “Yeni arabalar kaldıramazdım.”
Anlamıştım. Onun için hayat da ikinci eldi artık.
“Annen nasıl?” diye sordum. Bilmem neden, bunu sordum.
“Geçen yıl vefat etti,” dedi. “Cenazede sizi aradım ama… arayamadım.”
Başımı salladım. İçimde ne bir suçlama, ne de teselli vardı.
Sonra beklemediğim bir şey yaptı devamı sonrki syfda...