
Ayağa kalktı. Oğlumun önünde diz çöktü.
“Özür dilerim,” dedi. “Senden de, annenden de. Korkaktım. Kaçtım. Yanlış yaptım.”
Oğlum cevap vermedi. Elimi daha sıkı tuttu.
“Affetmek zorunda değilsin,” diye ekledi adam. “Sadece… bilmeni istedim.”
O an fark ettim. Onu affedip affetmemekle ilgili bir soru kalmamıştı. Çünkü affetmek, içimde hâlâ onunla bir bağ olduğu anlamına gelirdi. O bağ çoktan çözülmüştü.
“Biz iyiyiz,” dedim. “Zor oldu. Ama iyiyiz.”
Bu cümle onu benden daha çok ağlattı.
Evraklarım hazırdı. Satış temsilcisi uzaktan beni çağırdı. Gitmem gerekiyordu.
Oğluma eğildim.
“Hazır mısın?” dedim.
Bana baktı. Sonra adama döndü.
“Ben annemle kalıyorum,” dedi net bir şekilde. “Ama istersen… bir gün konuşabiliriz.”
Adam başını salladı. Bu onun için bir lütuf gibiydi.
Çıkarken arkamdan seslendi.
“Mutlu musun?” diye sordu.
Durup düşündüm. Gerçekten düşündüm.
“Evet,” dedim. “Eskisi gibi değil. Ama gerçek.”
Otoparka çıktığımızda güneş batmak üzereydi. Yeni aldığımız araba eskiydi ama sağlamdı. Tıpkı biz gibi.
Arabaya binerken oğlum sordu:
“Anne, üzgün müydü?”
“Evet,” dedim.
“Peki bu onun suçu mu?”
Bir an sustum.
“Bazı üzüntüler,” dedim, “kendi yaptığımız seçimlerden gelir.”
Eve doğru sürdüm. Yol uzundu ama korkutmuyordu artık. Yan koltukta oğlum, arkada alışveriş torbaları, önümde açık bir yol vardı.
O gün anladım:
Beni terk eden adamı değil, beni ayakta tutan kadını tanıyordum artık.
Ve bu, hikâyemin en anlamlı sonuydu.