
Annem kanserden öldü. Onun günden güne küçüldüğünü izledim. Bazı günler şakalaşıyordu. Diğer günler ise sadece duvara bakıp, “zorluk çıkardığım için özür dilerim” diyordu.
İki kişi her zaman yanımdaydı: üvey babam Kemal ve annemin en yakın arkadaşı Aylin.
İkisine de güveniyordum.
Cenazeden üç hafta sonra Kemal konuşmak istedi. Annemin mutfak masasında oturduk. Kupası hâlâ dolaptaydı. Eşarbı hâlâ kapının yanında asılıydı.
Kemal gözlerime bakamadı.
“Bunu benden duyman daha iyi olur sanırım,” dedi.
“Evleniyorum.”
Göz kırptım. “Kiminle?”
“Aylin’le. Annen mutlu olmamızı isterdi.”
Bir hafta sonra—annemin ölümünden sadece bir ay sonra—tam teşekküllü bir düğün yaptılar. Beyaz güller. Işık süsleri. Şampanya.
Ben davetli değildim ama fotoğrafları internette gördüm.
Aylin, annemin en sevdiği rengi giymişti.
Sonra annemin altın kolyesini bozdurduklarını öğrendim—bana vereceğine söz verdiği kolyeyi.
Sorduğumda Aylin gülerek,
“Duygusallık balayı masraflarını ödemez,” dedi.
İşte o zaman bir aile dostu beni kenara çekti.
“Annen hayattayken birliktelerdi,” dedi fısıltıyla.
“Ne kadar yorucu olduğundan şikâyet ediyorlardı. ‘Ölümden sonra’ diye konuşuyorlardı.”
Bir söz aklımda yankılandı.
Aylin’in kahkaha atarak söylediği o cümle:
“Artık rol yapmamıza gerek kalmayacağı günü sabırsızlıkla bekliyorum.”
Ben de rol yapmaya devam ettim.
Özür diledim. Kederin beni fazla duygusal yaptığını söyledim. Huzur istediğimi söyledim.
İnandılar.
Bir hafta sonra onları yemeğe davet ettim ve özenle paketlenmiş bir kutu verdim.
“Düğününüz için bir hediye,” dedim.
“Anlamlı bir şey. Annemden.”
Gülümsediler. Kutuyu açtılar.
Kemal’in yüzü bembeyaz oldu.
Aylin çığlık attı.
Kemal bağırdı:
“Ne yaptın sen?”
Kemal’in “Ne yaptın?” diye bağırdığı an, zamanın bir anda ağırlaştığını hatırlıyorum. Sanki annemin mutfağı, aynı anda hem geçmişe hem de şimdiye açılan bir kapı olmuştu. Masanın üstünde duran kutu… Onların titreyen elleri… Aylin’in çığlığı, evin duvarlarına çarpıp geri dönüyordu.
Ben ise kıpırdamadım.
Kutunun kapağı yarıya kadar açık kalmıştı. İçinde, annemin altın kolyesi yoktu zaten. Onu çoktan bozdurmuşlardı. Onların yüzünü bembeyaz yapan şey altın değildi.
Kutunun içindeki kadife kaplı küçük zarfı gördüm. Aylin önce onu görmedi, sadece kutunun dibindeki metal parıltıya takıldı: İnce bir anahtar.
“Bu ne?” diye fısıldadı, sesi bir anda inceldi. Çığlık atmış gibi değil de boğazına bir şey takılmış gibi konuşuyordu.
Kemal zarfı çekti. Zarfın üstünde annemin el yazısı vardı; o el yazısını bin kez görmüşümdür. Alışveriş listelerinde, buzdolabına mıknatısla tutturulmuş notlarda, benim sınav haftalarımda masama bıraktığı küçük kâğıtlarda…
Kemal’in parmakları titredi. Zarfı açmaya çalışırken tırnağı kâğıda takıldı, aceleden yırttı.
Aylin, “Okuma!” dedi. “Bu saçmalık.”
Kemal ona bakmadı. Gözlerini hâlâ kaçırıyordu ama bu sefer benden değil; sanki kâğıdın içinden çıkacak şeyden kaçmak istiyordu.
Kâğıdı açtı.
İlk satırda annemin sesi sanki mutfağın içinde yeniden yankılandı:
“Bunu okuyorsanız, ben yokum. Ve muhtemelen siz ikiniz hâlâ berabersiniz.”
Aylin’in yüzü kasıldı. İkinci satırda rengi daha da soldu devamı sonrki syfda...