
“Sizi affedemem ama kızımı koruyabilirim.”
Kemal’in nefesi kesildi. Gözbebekleri büyüdü, kâğıdı biraz daha yakına getirdi.
Ben, sandalye arkalığına yaslanıp onları izledim. Sesim çıkmıyordu. Annemin yokluğunda öğrendiğim bir şey vardı: Sessizlik, en büyük baskıydı.
Kemal devam etti:
“Bunu yazarken hâlâ hastayım. Bazı günler gülebiliyorum. Bazı günler duvara bakıp özür diliyorum. Ama aklım yerinde. Ve ikinizin benden sakladığını sandığınız her şeyi biliyorum.”
Aylin bir adım geri çekildi. Gözleri kutunun içindeki anahtara gidip geldi.
Kemal okumaya devam ederken sanki her kelime onu biraz daha çökeltiyordu:
“Benim adımı kullanarak kendinizi iyi göstermeye çalışacaksınız. ‘O da isterdi’ diyeceksiniz. Kızımın kederini bile yönetebileceğinizi sanacaksınız. Ama şunu unutmayın: Ben sizi tanıyorum.”
Kemal’in eliyle kâğıt titriyordu. Aylin’in gözleri dolmuş gibiydi ama ağlamakla korkmak arasında bir yerdeydi.
Ben konuşmadım. Onların korkusunun şekil değiştirmesini bekledim; önce öfkeye, sonra pazarlığa, en sonunda yalvarmaya.
Kâğıtta bir çizgi vardı, annem bazı cümlelerin altını kalınca çizmişti:
“Kızım, eğer bunu okuyorsan: Anahtar kasanın anahtarı. Kasa benim adıma kiralandı. İçindeki şeyler ‘intikam’ değil. Kanıt.”
Kemal’in boğazından istemsiz bir ses çıktı. Aylin iki elini ağzına götürdü, sanki biraz önce attığı çığlık ona geri dönüp boğazını sıkmıştı.
“Bu… bu bir oyun,” dedi Aylin. “Hasta insanlar… saçma şeyler yazabilir.”
Ben ilk kez konuştuğumda sesim garip derecede sakindi.
“Annem hasta değildi,” dedim. “Sadece ölüyordu.”
Kemal kâğıdı bırakıp bana baktı. İlk kez gözlerime bakıyordu ama bu, bir baba bakışı değildi. Bu, köşeye sıkışmış birinin bakışıydı.
“Kızım…” dedi. “Bak, her şey… yanlış anlaşıldı.”
“Ben yanlış anlamadım,” dedim. “Siz yanlış insanı hafife aldınız.”
Aylin öne atıldı, kutunun içindeki anahtarı almak istedi. Elini uzattığı an kutuyu kendime doğru çektim.
“Hayır,” dedim.
O an Aylin’in yüzü değişti. “Ne istiyorsun?” diye tısladı. “Para mı? Kolyeyi mi? O kolye zaten…”
“Ben altın istemiyorum,” dedim. “Ben doğruları istiyorum.”
Kemal kâğıdı tekrar eline aldı, hızlı hızlı okumaya başladı. Sayfanın altına doğru annemin el yazısı sıklaşmıştı; aceleyle yazılmış gibi ama hâlâ belirgin.
“Kasa numarası ve adres zarfın arkasında. İçinde: mesaj kayıtları, fotoğraflar, banka hareketleri, rehin belgesi, ve benim doktoruma yazdığım bir not var. O notta, eğer ben ölürsem ve kızım şüphelenirse, bu kasanın açılması gerektiğini söylüyorum.”
Kemal’in gözleri kâğıdın arkasına kaydı. Orada gerçekten de bir adres, bir kasa numarası ve bir isim vardı: Annemin doktorunun adı.
Aylin, “Bunu yapamazsın,” dedi, sesi titriyordu. “Bu… bu bizim hayatımızı mahveder.”
“Benim hayatım zaten mahvoldu,” dedim.
O an Kemal sandalyeden kalktı, masaya eğildi. “Lütfen,” dedi. “Bir yanlış yaptık. Kabul ediyorum. Ama bunu büyütme.”
“Annemin ölmesini büyütmediniz,” dedim. “Bir ay bile beklemediniz. Bana yalan söylemeyi beklediniz. Kolyeyi bozdurdunuz. Fotoğraf paylaştınız. Annemin rengiyle giyindiniz.”
Aylin’in gözlerinden yaşlar aktı. Ama o yaşların içinde pişmanlık yoktu, sadece kendine acıma vardı.
Kemal bir adım daha yaklaştı, sesi kısılmıştı: “Annen… seni korumak için mi yaptı bunu?”
“Evet,” dedim. “Ve kendini de.”
Sonra cebimden telefonumu çıkardım. Ekranı açıp masaya koydum. Kaydı çoktan başlatmıştım. Sadece konuşmalarını değil, kutuyu açtıkları anki yüzlerini de çekiyordum.
Aylin’in bakışları telefona kayınca nefesi kesildi. “Sen…” dedi. “Sen bizi kayda mı aldın?”
“Annem, ‘kanıt’ dedi,” dedim. “Ben de ona yakışanı yapıyorum.”
Kemal’in omuzları düştü. İlk defa gerçek yaşını gördüm onda: yorgun, küçük, savunmasız.
Aylin ise birden öfkelendi. “Senin yüzünden mi?” diye bağırdı. “Senin duygusallığın yüzünden mi her şey…”
“Benim duygusallığım değil,” dedim. “Sizin açgözlülüğünüz.”
Masadan kalktım. Kutuyu kapattım. Anahtar avucumun içinde soğuktu. Annemin kupası dolapta, eşarbı kapının yanında… Hepsi olduğu gibiydi. Ama ben artık aynı kişi değildim.
Kapıya yürürken Kemal arkamdan, “Ne yapacaksın?” diye sordu. Sesi, bir çocuğun sesine benziyordu.
Durup döndüm.
“Önce kasayı açacağım,” dedim. “Sonra annemin adını geri alacağım.”
Aylin, “Bizi mahvedeceksin!” diye bağırdı.
Başımı salladım. “Hayır,” dedim. “Siz kendinizi mahvettiniz. Ben sadece ışığı açacağım.”
Kapıyı açtım. Soğuk hava yüzüme vurdu. Merdivenlere adım atarken içimde bir şeyin ilk kez netleştiğini hissettim: Keder, insanı kırar… ama bazen de onu keskinleştirir.
Cebimde anahtar, masanın üstünde annemin mektubunun kopyası, telefonumda kayıt…
Ve aklımda tek bir cümle:
Annem ölmeden önce bile oyunun sonunu yazmıştı.
Ben sadece sahneye çıkıyordum.