Yeni doğmuş ikiz kızlarım Ela ve Su ile hastaneden taburcu olduğumda, eşim Serdar’ın bizi almaya gelmesini bekliyordum. Bunun yerine bir telefon aldım.
“Annem çok kötü durumda. Onu hastaneye götürmem gerekiyor. Sizi alamam,” dedi aceleyle.
İçimi bir endişe kaplasa da belli etmemeye çalıştım ve bir taksi çağırdım.
Eve vardığımda, bavullarımın ve çantalarımın kapının önüne bırakıldığını gördüm.
“Serdar?” diye seslendim, ama cevap gelmedi.
Anahtarımı kilide soktum—açılmadı.
Kilitler değiştirilmişti.
Tam o sırada, çantalarımdan birinin üzerine yapıştırılmış bir NOT fark ettim.
Ellerim titremeye başladı.
Kapının önünde duruyordum. Kucağımda yeni doğmuş ikizlerim; Ela ve Su. Hastanenin soğuk ışıkları hâlâ gözlerimdeydi, üzerimdeyse günlerdir çıkarmadığım yorgunluk. Ayaklarımın dibinde bavullarım, sanki biri beni evden değil de hayattan çıkarmış gibi kapının önüne dizilmişti.
“Serdar?” diye seslendim.
Cevap yoktu.
Anahtarı kilide soktum. Dönmedi. Bir daha denedim. Yine olmadı. Kilit… değişmişti.
Kalbim hızlandı. O an çantama yapıştırılmış kâğıdı fark ettim. Parmaklarım titreyerek notu söktü.
“Bu ev artık benim değil. İçeri girme.”
Altında Serdar’ın adı vardı.
Bir an için beynim durdu. “Benim değil” mi? “İçeri girme” mi? Kendi evime mi?
Telefonumu çıkarıp Serdar’ı aradım. Çaldı. Açılmadı. Bir daha. Yine yok. Mesaj attım. Okunmadı.
Ela ağlamaya başladı. Su da ona eşlik etti. Onları sakinleştirmeye çalışırken içimde yükselen panik, boğazımı sıkıyordu. Bu bir şakaydı belki… kötü bir zamanlamayla yapılmış aptalca bir şaka.
Ama kapı açılmıyordu.
Komşumuz Emine Hanım’ın kapısını çaldım. Kapı açıldığında yüzündeki ifade, içime hiç iyi bir şey olmadığını fısıldadı. Bizi içeri aldı. Bebekleri battaniyeye sardı. Çay koydu. Sonra bana baktı.
“Kızım…” dedi, “Serdar bugün buradaydı.”
Kalbim bir kez daha hızlandı. “Ne yaptı?”
“Kilitçi geldi. Kilit değişti. Sonra da… bir adam daha geldi. Takım elbiseli. Evi gezdiler.”
“Evi mi?” dedim. “Ne evi?”
Emine Hanım gözlerini kaçırdı. “Tapu da vardı ellerinde.”
O an içimde bir şeyler çöktü ama hâlâ anlamak istemiyordum. “Satamaz,” dedim. “Bu ev bizim.”
Emine Hanım yavaşça konuştu. “Kızım… Serdar bana geçen ay borçlardan bahsetmişti. Kredi kartları, senetler… Bir de işte bir sıkıntı olduğunu.”
Borç.
Kelime, içimde yankılandı. Hamileliğim boyunca “hallederim” dediği telefon konuşmaları, gece geç gelmeler, sürekli ertelenen faturalar… Hepsi birden anlam kazandı.
Telefonumu yeniden elime aldım. Bu kez Serdar’ın annesini aradım.
“Anne, Serdar nerede?” dedim doğrudan.
Uzun bir sessizlik oldu. Sonra iç çekti. “Biliyorsun değil mi?” dedi.
“Ne biliyorum?”
“Evi sattığını.”
Dizlerimin bağı çözüldü devamı sonrki syfda...