Üvey Kızım 5 Yıldır Benimle Konuşmuyordu: Kapıma Bıraktığı Devasa Paketle Dünyam Başıma Yıkıldı!
Bursa’nın o eski, huzurlu mahallelerinden birinde, zamanın durduğu o mutfakta oturuyorum yine. Takvim yaprakları birbirini kovalarken, benim için her gün aynı sancıyla başlıyor. Tam 1927 gün. Elif’in kapıyı çarpıp çıkmasından, o ağır kelimelerin mutfak tezgahının üzerinde asılı kalmasından bu yana geçen süre bu.
Selma ile tanıştığımızda Elif henüz dört yaşındaydı. Küçük, sarı bukleleri ve dünyayı sorgulayan kocaman gözleriyle hayatıma girdiğinde, sadece bir kadına aşık olmamış, bir çocuğun da kalbine talip olmuştum. Elif’in dizindeki yaralara yara bandı yapıştıran, geceleri kabus gördüğünde başucunda bekleyen hep bendim. Onu biyolojik kızım gibi sevdim, belki de daha öte. Kendi kanımdan olmasa da ruhumdan bir parçaydı o. Mezuniyet balosunda kapıya gelen adayları babacan bir sertlikle süzdüğüm o günler, sanki başka bir hayata aitmiş gibi uzak geliyor şimdi.
Sonra o karanlık Salı günü geldi. Selma, mutfakta çay koyarken bir anda yere yığıldı. Anevrizma demişti doktorlar. Ne bir veda, ne bir son söz… Selma giderken sadece beni değil, Elif’in dünyasını da yanında götürdü. Elif o gün on sekizindeydi; acısı o kadar büyüktü ki, bu duyguyu sığdıracak bir yer bulamadı ve sonunda öfkeye dönüştürdü. O öfkenin tek hedefi de evde kalan tek canlıydı: Ben.
Her şey o kıyafetlerle başladı. Selma’nın dolabı beş yıl boyunca bir türbe gibi kapalı kaldı. Bir gün mahallemizde evi yanan bir ailenin çaresizliğini gördüğümde, Selma’nın merhametine sığınarak o kıyafetleri bağışladım. Elif bunu gördüğünde bana olan tüm bağını kopardı. “Sen sadece annemin hayatındaki bir figürandın. Sen benim hiçbir şeyim değilsin!” diyerek gitti.
Ta ki geçen haftaya kadar. Bahçeye yanaşan o devasa kamyon ve üzerindeki o tek harf: “E”. Elif’in çocukluğundan beri değişmeyen o karakteristik yazısı. Kutuyu içeri çekerken ellerim titriyordu. Ya içinde sadece nefret varsa? Ya bu kutu, aramızdaki son bağı da koparıp atacak o son hamleyse? Battaniyeyi yavaşça sıyırdım.
O an, o keskin, tanıdık koku tüm evi sardı. Talaş, vernik ve eski meşe kokusu… Gözlerim karardı, dizlerimin bağı çözüldü. Bu koku, bizim beş yıl önce üzerinde çalıştığımız ama yarım kalan o projeydi. Battaniyenin altından çıkan şey, el işçiliğiyle yapılmış, devasa bir sallanan sandalyeydi. Elif’in çocukken annesi için tasarladığı o koltuğun aynısı.
Üzerindeki notta şöyle yazıyordu: “Baba, bu sandalyeyi seninle marangozhanede bitirmemiz gerekiyordu. Annemin elbiselerini giyen o küçük kız bana gülümsediğinde, senin ne kadar haklı olduğunu anladım. Beni affetmen için çok geç mi?” Hıçkırıklara boğularak yere yığıldım. Elif, beş yılın sessizliğini bu devasa ahşap özürle bozmuştu. Gözyaşlarımın arasında sadece şunu fısıldayabildim: “Asla geç değil kızım, asla.”
