Üvey annem, ben altı yaşındayken babam öldükten sonra beni büyüttü. Yıllar sonra, onun ölümünden önceki gece yazdığı bir mektubu buldum.
Altı yaşıma kadar dünya, babamın kollarının genişliği kadardı.
Onun gülüşü, sabahları mutfakta çalan radyo ve bana “tüm dünyam” deyişi… Hayat buydu. Sonra Meral geldi. Sessiz, nazik, gözleri hep dikkatli bakan bir kadın. Babam onu sevdi. Ben de sevdim. Altı ay sonra evlendiler, kısa bir süre sonra da beni evlat edindi. Ona anne demeye başladım.
İki yıl sonra bir öğleden sonra dizlerimin üzerine çöktü ve “Canım, baban artık eve gelmeyecek,” dedi.
Altı yaşındaydım. Cenazede siyahlar içinde yürüyen insanları, toprağın kürekle atılırken çıkardığı sesi ve Meral’in elimi hiç bırakmayışını hatırlıyorum.
Büyüdüğümde bunun bir trafik kazası olduğunu öğrendim. “Kimsenin yapabileceği bir şey yoktu,” dedi Meral. Ona inandım. İnanmak istedim.
Babamın ölümünden dört yıl sonra Meral yeniden evlendi. İki çocuğu oldu. Ama bana hiçbir zaman yabancı olduğumu hissettirmedi. Ben onun kızıydım. Hep öyle davrandı.
Yirmi yaşıma geldiğimde, hayatımın boşluklarını doldurduğumu sanıyordum. Ta ki o gün tavan arasına çıkana kadar.
Eski fotoğraf albümünü tozlu bir kutunun içinde buldum. Çocukken her elime aldığımda Meral’in yüzü gerilirdi. Sonra albüm ortadan kaybolmuştu. “Tavan arasında daha güvende,” demişti.
Sayfaları çevirirken babamın beni hastane çıkışında kucağında tuttuğu bir fotoğrafa geldim. Soluk bir battaniyeye sarılıydım. Fotoğrafı kılıfından çıkarmak istedim.
Tam o anda arkasından katlanmış ince bir kâğıt düştü.
Üzerinde adım yazıyordu.
Mektubu açtım.
“Canım kızım,” diye başlıyordu.
El yazısını tanıdım. Babamın yazısıydı.
“Eğer bunu okuyorsan, demek ki sana gerçeği anlatacak cesareti bulamadım. Seni korumak için sustum. Ama bir gün bilmeye hakkın olduğunu düşündüm.”
Kalbim hızlandı.
“Annen seni doğururken ölmedi.”
O an zaman durdu.
Satırları tekrar okudum. Nefes alamıyordum.
“Annen hayatta. Ama seni tehlikeden uzak tutmak için ondan ayrılmak zorunda kaldım. Bunu sana bir gün anlatacaktım. Fakat son zamanlarda takip edildiğimi hissediyorum. Eğer bana bir şey olursa, gerçeği Meral biliyor.”
Gözlerim bulanıklaştı.
Takip edilmek mi?
Mektup devam ediyordu:
“Annen yanlış insanlara karşı tanıklık yaptı. Büyük bir para aklama ve kaçakçılık davasında ifade verdi. O insanlar bunu unutmadı. Seni korumak için seni benden ve ondan uzak tutmak istediler. Kazalar bazen kaza değildir.”
Elimden mektup düşecek gibi oldu.
Babamın ölümü…
Kazalar bazen kaza değildir.
Altı yaşımdaki o gün gözümün önüne geldi. Meral’in yüzü gerçekten korkmuş muydu? Yoksa sadece üzgün müydü?
Son satırda bir adres yazıyordu.
“Eğer gerçeği öğrenmek istersen, buraya git. Ama dikkatli ol.”
Tavan arasındaki sessizlik kulaklarımı çınlatıyordu. Aşağıdan kardeşlerimin kahkahaları geliyordu. Hayat devam ediyordu. Ama benim içimde bir şey kırılmıştı.
O akşam Meral’i mutfakta yalnız yakaladım.
Mektubu masanın üzerine koydum.
Yüzü bir anda soldu.
“Bunu nerede buldun?” dedi.
“Tavan arasında. Babamın yazdığı doğru mu?”
Gözleri doldu. Sandalyeye oturdu. Ellerini birbirine kenetledi.
“Annen ölmedi,” dedi sonunda. “Ama yaşadığı şeylerden sonra saklanmak zorunda kaldı. Sen doğduktan sonra mahkemede ifade verdi. Çok tehlikeli insanlardı. Baban seni korumak için her şeyi üstlendi.”
“Peki ya kaza?”
Uzun bir sessizlik oldu.
“Kaza değildi,” dedi fısıltıyla. “Arabasının frenleri kesilmişti.”
Dünya başıma yıkıldı.
“Bunu bana neden söylemedin?”
“Çünkü o insanlar hâlâ dışarıdaydı. Seni korkuyla büyütmek istemedim. Baban da istemezdi.”
Gözlerimden yaşlar akıyordu ama içimde garip bir netlik vardı.
“Annem nerede?”
Meral başını kaldırdı. “Yaşıyor. Kimliğini değiştirdi. O adres… onun avukatının ofisi.”
Ertesi gün adrese gittim.
Küçük, sade bir hukuk bürosuydu. İçeri girdiğimde yaşlı bir adam ayağa kalktı. Soyadımı söyleyince yüzü değişti.
“Demek sonunda geldin,” dedi.
Beni arka odaya götürdü. Dosyalar, eski gazete kupürleri, mahkeme kayıtları…
Babamın ölümü “şüpheli kaza” olarak yeniden açılmış ama delil yetersizliğinden kapanmıştı. Annem devlet koruma programına alınmıştı. Yeni bir kimlikle başka bir şehirde yaşıyordu.
“Onunla görüşmek ister misin?” diye sordu avukat.
Cevabı biliyordum.
Bir hafta sonra küçük bir sahil kasabasında, denize bakan mütevazı bir evin kapısında duruyordum.
Kapıyı açan kadınla göz göze geldiğimiz an, aynaya bakıyormuş gibi hissettim.
Gözlerim.
Onun gözleriydi.
Titreyen bir sesle adımı söyledi.
Ben “anne” diyemedim. Henüz değil.
Ama sarıldık.
Uzun süre hiçbir şey konuşmadan.
Babamın fedakârlığını, Meral’in suskunluğunu, yıllarca saklanan gerçeği düşündüm.
Hayatım bir yalandan ibaret değildi. Aksine, beni korumak için söylenmiş eksik bir gerçekti.
O akşam deniz kenarında otururken annem, “Baban cesur bir adamdı,” dedi. “Seni korumak için her şeyi göze aldı.”
Gökyüzü turuncuya dönmüştü.
Babamın mektubunu cebimden çıkardım. Son satırını tekrar okudum:
“Gerçek bazen can yakar. Ama insan, kim olduğunu bilmeden yaşayamaz.”
O an anladım.
Ben kayıp bir hikâyenin ortasında değil, sevgiyle örülmüş bir fedakârlığın içinde büyümüştüm.
Babam gitmişti. Annem yıllarca uzakta kalmıştı. Meral susmuştu.
Ama hepsi aynı şey için: benim için.
Denizin dalga sesi arasında gözlerimi kapattım.
Artık geçmişimden korkmuyordum.
Çünkü gerçek, ne kadar geç gelirse gelsin, insanın içindeki boşluğu dolduruyordu.

