“Seninle evleneceğim!” dedi çocuk. Kadın güldü ve tam on beş yıl sonra, hayatın cilvesiyle tekrar karşılaştılar.
“Seninle evleneceğim!” dedi çocuk. Kadın güldü ve tam on beş yıl sonra, hayatın cilvesiyle tekrar karşılaştılar. Ancak bu kavuşma, çocukluk hayallerindeki gibi güneşli bir bahar bahçesinde değil; Stone Hollow’un ilik donduran beyaz cehenneminde gerçekleşecekti.
Elenor, buz tutmuş parmaklarını tezgâha koyduğunda, içerideki ağır kömür kokusu genzini yaktı. Arkasındaki çocuklar, Tommy ve Emma, birer heykel gibi sessizleşmişlerdi. 18 aylık Lucy ise annesinin sırtındaki bohçada, soğuğun uyuşturduğu bir uykudaydı.
Tezgâhın arkasındaki kadın, Elenor’un yırtık pırtık elbisesine ve titreyen ellerine bakıp dudak büktü. “İki sent,” dedi buz gibi bir sesle. “Ve pazarlık kabul etmem.”
Elenor’un kalbi tekledi. Cebindeki son bir sentlik bakırı hissetti. On beş mil boyunca bu ekmeğin hayaliyle yürümüştü. “Sadece bir sentim var,” diye fısıldadı Elenor. “Lütfen, çocuklarım sabahtan beri bir şey yemedi.”
Dükkân sahibi kadın, sanki karşısında bir insan değil de kirli bir eşya varmış gibi elindeki bezi tezgâha vurdu. “Burası hayır kurumu değil hanımefendi. Ya parayı verirsin ya da kapıyı dışarıdan kapatırsın. Fırtına daha da sertleşecek, vaktimi harcama.”
Tam o sırada, dükkânın arka tarafındaki ağır meşe kapı gıcırdayarak açıldı. İçeriden, omuzları geniş, üzerinde kalın deri bir palto ve çamurlu çizmeler olan bir adam çıktı. Yüzü gölgede kalsa da duruşunda sert, sarsılmaz bir otorite vardı. Adamın bakışları önce dükkân sahibine, sonra da kapının önünde bir yaprak gibi titreyen bu perişan aileye kaydı.
“Sorun nedir Martha?” dedi adam. Sesi derin, tok ve tuhaf bir şekilde tanıdıktı.
“Bu dilenci kadın ekmeği bedavaya getirmeye çalışıyor patron,” diye terslendi kadın.
Adam ağır adımlarla tezgâha yaklaştı. Işığın altına girdiğinde, Elenor onun yüzünü seçebildi. Keskin hatlı bir çene, fırtınanın grisine inat parlayan koyu gözler ve sağ şakağında çocukluktan kalma ince bir yara izi… Elenor’un nefesi kesildi. Zihni bir anda on beş yıl öncesine, kasabanın dışındaki o nehir kenarına gitti. Sıska, dizleri hep yara bere içinde olan, herkesin itip kaktığı o yetim çocuğu hatırladı. O gün Elenor, elindeki son elmayı onunla paylaşmış, çocuk da ona bakıp o büyük, saf sözü vermişti: “Seninle evleneceğim!” Elenor o zamanlar belediye başkanının kızıydı, gülüp geçmişti. Şimdi ise roller acımasızca değişmişti.
Adam, Elenor’u tanımış mıydı? Bakışları kadının yüzünde uzunca durdu, yırtık elbiselerine, çökmüş gözlerine ve arkasına saklanan korkmuş çocuklara baktı. Ama yüzünde tek bir kas bile oynamadı.
“Ekmek iki sent Martha,” dedi adam soğukça. Elenor’un umudu bir buz kütlesi gibi parçalandı. “Ancak,” diye devam etti adam, “bu fırtınada dışarı çıkarlarsa yolda ölürler. Arka odadaki masayı hazırla. Onlara sıcak çorba ve o ekmeği ver.”
Elenor şaşkınlıkla kekeledi. “Ben… Ben ödeyemem.”
Adam ona doğru bir adım attı. Aralarındaki mesafe daraldığında, Elenor onun yaydığı sıcaklığı hissetti. “Borcunu on beş yıl önce ödemiştin,” dedi adam, sadece Elenor’un duyabileceği bir fısıltıyla. “Şimdi sadece faizini geri alıyorsun.”
Elenor’un gözlerinden ilk kez bir damla yaş süzüldü ve yanağındaki çatlak deriyi sızlatarak yere düştü. Adam, Martha’ya dönüp “En iyi odayı hazırla, şömineyi yak. Misafirlerim bu gece burada kalacak,” dedi ve arkasını dönüp karanlık koridorda kayboldu.
Gece boyunca fırtına Stone Hollow’u dövmeye devam etti ama içerisi, Elenor’un yıllardır hissetmediği kadar sıcaktı. Çocuklar karınlarını doyurup şöminenin önünde derin bir uykuya daldıklarında, Elenor camın kenarında oturmuş dışarıyı izliyordu. Kapı hafifçe tıklandı. İçeri giren oydu; Julian. Artık o kimsesiz çocuk değil, bu bölgenin en güçlü ticaret adamıydı.
“Beni tanıdın,” dedi Elenor, sesi minnet ve mahcubiyetle doluydu.
Julian, pencerenin yanında durdu. “Seni o fırtınanın içinde gördüğüm an tanıdım Elenor. Dünyanın bütün karı bile o bakışları örtmeye yetmez. Ne oldu sana? Baban, evin…”
“Her şeyi kaybettik Julian. Savaş, hastalık… Eşim iki yıl önce öldü. Sadece çocukları hayatta tutmaya çalışıyorum.”
Julian elini yavaşça cebine attı ve küçük, kadife bir kutu çıkardı. Kutunun içi boştu ama adamın gözlerinde on beş yılın biriktirdiği o kararlı ışık vardı. “O gün nehir kenarında sana bir söz vermiştim,” dedi. “Sen güldüğünde, ben o gülüşü hayatımın pusulası yaptım. O günden beri kazandığım her sent, kurduğum her bina, aslında senin içindi. Seni bulacağımı biliyordum.”
Elenor, şaşkınlıktan donakalmıştı. “Ben… Ben o eski Elenor değilim Julian. Bak halime, bittim ben.”
Julian, kadının nasırlı ve soğuk ellerini kendi devasa, sıcak ellerinin arasına aldı. “Sen benim için hâlâ o elmayı paylaşan kızsın. Ve ben hâlâ o sözünü tutmak isteyen çocuğum. Sadece bu geceyi atlatmanı istemiyorum Elenor. Kalan tüm geceleri beraber atlatmamızı istiyorum.”
Dışarıda rüzgârın uluması dindi. Kar, artık öfkeyle değil, kutsal bir örtü gibi sessizce iniyordu yeryüzüne. Stone Hollow’un o karanlık, ticaret kokan odasında, on beş yıl gecikmiş bir bahar başlamıştı. Elenor, başını Julian’ın omzuna yasladığında, hayatın bazen en sert fırtınaları, bizi en güvenli limanlara ulaştırmak için çıkardığını anladı.
Geçmişin borçları silinmiş, çocukluk hayalleri gerçeğin sert ama sadık toprağında kök salmıştı.

