Oğlumun Gece Yarısı Kaza Yaptığı Arabadan Çıkan O Kadın, Kırk Yıllık Sırrımı Ortaya Çıkardı

Tarih: 12.04.2026 17:11

Benim adım Selma. 47 yaşındayım ve hayatımın son on dokuz yılı, İstanbul’un acımasız kalabalığında oğlum Kerem’le omuz omuza verip hayatta kalma mücadelesiyle geçti. Fatih’in arka sokaklarında, rutubet kokan, kirası her ay 18.000 TL’ye dayanan o dökük evde, tek maaşla bir çocuk büyütmenin ne demek olduğunu ancak yaşayan bilir.

Tekstil atölyesinde günde on iki saat dikiş makinesi başında çürütülen bir ömür… Sırf Kerem o özel üniversitenin hukuk fakültesinde okuyabilsin diye çekilen 1.500.000 TL’lik ihtiyaç kredisi… Her şeye rağmen o benim dünyamdı. 19 yaşına gelmesine, boyunun beni çoktan geçmesine rağmen, sabahları evden çıkarken hala yanağımı öper, hala bana ‘Canım Anam’ derdi.

O gece, her zamanki sıradan vardiyalarımdan birinden dönmüş, bitkin bir halde yatağa yığılmıştım. Saat tam 01:08’de telefonum çaldı.

Arayan Kerem’di. Sesinde tarif edemediğim bir titreme, garip bir heyecan ve korku vardı. ‘Anne… benim için uyanık kal, tamam mı?’ dedi.

Nedenini sorduğumda, eve çok özel birini getirdiğini söyledi. On dokuz yıl boyunca eve bir tek kız arkadaşını bile getirmemiş olan oğlum, telefonda ‘Geldiğimde açıklayacağım, sadece bana güven’ deyip kapatmıştı. Göğsüme oturan o anlamsız ağırlıkla beklemeye başladım.

Saat 02:03. Telefon tekrar çaldı. Bu kez ekranda yabancı bir numara vardı. ‘Selma Hanım? Çapa Tıp Fakültesi Acil Servisi’nden arıyoruz. Oğlunuz E-5’te kaza yaptı.’

Üzerime ne giydiğimi, o gecenin ayazında yoldan geçen o taksiyi nasıl durdurduğumu hatırlamıyorum. Acil servisin o buz gibi otomatik kapılarından içeri daldığımda, burnuma dolan o keskin iyot ve dezenfektan kokusu midemi bulandırdı.

‘Kerem!’ diye feryat ettim. Doktorlardan biri koluma girdi. Kerem ameliyattaydı; durumu kritikti. ‘Peki ya diğer yolcu?’ diye sordum titreyerek. Doktor, ağır bir kafa travması geçiren ve komada olan kimliği belirsiz yaşlı bir kadından bahsetti.

Birkaç dakika sonra gencecik bir hemşire elinde şeffaf bir poşetle yanıma geldi. ‘Kadının eşyaları…’ dedi. Poşetin içinde kan lekeli bir gözlük, bir paket nane şekeri ve… nefesimi kesen o gümüş madalyon vardı.

Ellerim titreyerek poşeti açtım. Üzerindeki o ince işçilik, o minik asma yaprağı deseni… Çocukken her gece uyumadan önce parmağımla hatlarını çizdiğim o madalyon. İçini açtığımda, zamanın sararttığı o fotoğrafla göz göze geldim. Yedi yaşındaki ben ve beni o gece Fatih’teki o yetimhanenin kapısına bırakıp karanlığa karışan annem.

Kerem günlerce yoğun bakımda kaldı. Hastane koridorlarındaki o plastik sandalyelerde sabahlarken, sadece oğlumun hayatta kalması için değil, aynı zamanda kırk yıldır benden kaçan geçmişimle yüzleşmek için de dua ediyordum.

Kerem beşinci günün şafağında gözlerini açtı. Oksijen maskesinin altından bana bakıp ilk sorduğu şey ‘O iyi mi?’ oldu. Gözyaşları içinde başımı salladım.

Kerem, aylardır benim için gizli bir araştırma yapmış, kredi kartı borçlarımı ve çektiğim o büyük krediyi ödemek için çırpınırken, aslında zengin bir aileye gelin giden ama beni yanına alamayan annemi bulmuştu. Kadın, vicdan azabıyla yıllarca beni aramış ama kocamın soyadını aldığım için izimi kaybetmişti.

İki hafta sonra annem komadan çıktı. Onun yattığı odaya girdiğimde, kırk yıllık öfkem, kırgınlığım ve terk edilmişliğim boğazımda bir yumruya dönüştü. Yaşlı kadın gözlerini araladı, bana ve ardından boynumda asılı duran o gümüş madalyona baktı.

‘Beni affet’ diyebildi sadece, kırık bir sesle. ‘Seni korumak için gitmek zorundaydım… Babanın borçları yüzünden ikimizi de öldüreceklerdi.’ O an, yıllarca içimde taşıdığım o ağır taşın un ufak olduğunu hissettim. Kerem’in o gece eve getirdiği kadın, sadece kırk yıldır kayıp olan bir anne değil, benim onarılamaz sandığım yaralarımın merhemiydi. Hayat, en karanlık sandığınız gece yarısında, size geçmişinizi geri verebilirdi.