Kusursuzluk Takıntılı Kayınvalidem Kızımın Saçlarını Düğünü İçin Mahvetti! Düğün Gününde İntikamım Çok Acı Oldu!

Tarih: 12.04.2026 23:40

Haber Görseli

İstanbul, Çekmeköy’deki villamızda güne her zamanki gibi kaotik bir başlangıç yapmıştık. Ben uluslararası bir şirkette pazarlama direktörüydüm ve toplantılarım saniyelerle yarışıyordu. Sekiz yaşındaki kızım Defne sabah uyandığında midesi bulanıyordu ve ateşi vardı. Onu o halde okula göndermem imkansızdı. Eşim Can, durumu alt katımızdaki müştemilatı andıran misafir evinde kalan annesi Necla Hanım’a anlattı. Necla Hanım, emekli bir edebiyat öğretmeniydi ama kibri, gösteriş merakı ve bitmek bilmeyen ‘mükemmellik’ takıntısıyla etrafındaki herkese kök söktüren bir kadındı. Yıllardır ‘Benim bel fıtığım var’ ya da ‘Öğleden sonra briç kulübüne gideceğim’ diyerek Defne ile yarım saat bile ilgilenmeyen bu kadın, aniden ‘Canım torunuma ben bakarım, siz işinize gidin’ deyiverdi.

Bu beklenmedik, yapmacık şefkat gösterisi aslında benim ilk uyarım olmalıydı. Altında bir bit yeniği olduğunu hissetmiştim ama masamda bekleyen 45.000 TL’lik bütçe onayları ve kriz toplantıları varken başka çarem yoktu. Defne’yi öptüm, Necla Hanım’a ilaçları tembihledim ve plaza hayatının koşturmacasına daldım. Saat tam 13.00’te toplantının ortasında telefonum titredi. Arayan kızımdı. Telefonu açtığımda karşıdan gelen o nefes nefese, boğuk ağlama sesi kanımı dondurdu.

‘Anne… Anne lütfen eve gel. Babaannem yalan söyledi! İstemiyorum dedim, zorla yaptı!’ Defne o kadar içli ağlıyordu ki, kalbime bıçaklar saplandı. Yönetim kurulu toplantısını buz gibi bir ifadeyle terk edip otoparka indim. Çekmeköy’e doğru gaza basarken beynimde binbir türlü kötü senaryo dönüyordu. Eve vardığımda mutfaktan neşeli bir klasik müzik tınısı geliyordu. Kapıda durduğumda manzara karşısında nefesim kesildi.

Necla Hanım, elinde elektrikli süpürgeyle keyifle yeri temizliyordu. Süpürgenin ucu, yerdeki o muhteşem, altın sarısı uzun bukleleri yutuyordu. Kızımın doğduğundan beri uzattığı, o ince telli rüya gibi saçları paramparça halde yerde yatıyordu. ‘Ah, geldin mi Burcu?’ dedi son derece soğukkanlı bir sesle. ‘Defne’nin saçları çok karmaşıktı, sürekli gözüne giriyordu. Biraz kısalttım, daha medeni oldu.’

Mutfak tezgahının arkasına saklanmış olan Defne, beni görünce bacaklarıma sarılıp hıçkırıklara boğuldu. Saçları küt bile değildi; yamuk yumuk, yer yer kafa derisi görünecek kadar dipten makaslanmış, sanki bir cezalandırma kampından çıkmış gibi görünüyordu. ‘Sadece tokayla tutturacağını söylemişti anne, ama makası çıkardı…’ diye titredi kızım.

Necla Hanım gram pişmanlık duymadan çayından bir yudum aldı. ‘Haftaya Bodrum’da, iş adamı Vedat Bey’le evleniyorum biliyorsun. Bütün sosyete, cemiyet hayatının önde gelenleri o otelde olacak. O düğünde torunumun o dağınık, bakımsız hippi saçlarıyla fotoğraflara girmesini istemedim. Her şey kusursuz olmalı, maskara gibi görünemezdi.’ Dış görünüşü ve o lanet olası ‘cemiyet’ imajı için küçücük bir çocuğun ruhunu paramparça etmişti.

Defne’yi kucağıma aldım, yukarı odasına çıkardım ve kapıyı kilitledim. Kızımın gözyaşlarını silerken içimdeki öfke bir yanardağ gibi büyüyordu. Yerdeki saçların, o vahşetin fotoğrafını çektim. Aşağı indim. Necla Hanım’a baktım. Ne bağırdım ne de onu suçladım. Buz gibi bir sesle, ‘Tamam’ dedim. Gülümsedi. Sorun çıkarmayacağımı, her zamanki gibi alttan alacağımı düşündü. Ama Necla Hanım, mükemmellik sandığı o dünyanın kendi başına nasıl yıkılacağını, hayatının en sert tokadını yiyeceğini henüz bilmiyordu.

Can o akşam eve geldiğinde kıyametleri kopardı ama onu durdurdum. ‘O düğüne gidilecek Can’ dedim. O gece kendi annem, cemiyet hayatını çok iyi bilen ve çok güçlü bir iş kadını olan Selma’yı aradım. Annem durumu öğrenince sesi çelik gibi sertleşti. ‘Sen kızımın ve torunumun saçının teline dokunursan, ben senin bütün dünyanı yıkarım’ diye fısıldadı. Ve kusursuz planımızı kurduk.

Hemen ertesi gün Defne’yi Nişantaşı’nın en ünlü stilistine götürüp, o felaket kesimi harika bir asimetrik kısa modele çevirttik. Düğün günü geldiğinde Bodrum’daki o ultra lüks oteldeydik. Necla Hanım, aylar öncesinden İstanbul’un en ünlü, en pahalı makyaj ve saç tasarım ekibini uçakla Bodrum’a getirtmişti. Kusursuz bir gelin olmayı bekliyordu. Ancak annem Selma, kendi bağlantılarını kullanarak o ekibin hesabına tam 250.000 TL yatırdı ve onlara bir ‘acil durum’ uydurup oteli terk etmelerini sağladı.

Düğüne sadece iki saat kala Necla Hanım odasında çığlık çığlığaydı. Kuaförü yoktu, makyözü yoktu. Annem Selma devreye girip, ‘Canım dünürüm, ben sana otelin kuaförünü buldum’ diyerek içeri, aslında daha önce anlaştığı acemi bir stajyeri soktu. O stajyer, Necla Hanım’ın saçlarına yanlış bir kimyasal uyguladı. O her zaman övündüğü gür saçları kaskatı kesildi, taranmaz hale geldi. Makyajı ise adeta bir palyaço gibi abartılı ve rüküştü.

Necla Hanım düğün alanına indiğinde bütün gözler ona döndü ama hayranlıkla değil, dehşetle. Saçları kaskatı bir kask gibi duruyor, makyajı yaşını on yaş büyük gösteriyordu. Tam o sırada biz içeri girdik. Defne, o modern, harika kısa saçları, özel tasarım elbisesiyle adeta bir moda dergisinden fırlamış gibiydi. Bütün misafirler kızıma hayranlıkla bakıyor, Vedat Bey’in akrabaları Defne ile fotoğraf çektirmek için sıraya giriyordu. Necla Hanım köşede kendi felaket görüntüsüyle yapayalnız kalmıştı. Yanından geçerken gülümsedim. ‘Görünüşe bakılırsa, bugün fotoğraflarda maskara gibi görünen kişi Defne değilmiş, Necla Hanım.’ O gece, mükemmellik takıntılı kayınvalidemin en büyük kabusuna dönüştü.