Kocamın Gizli Dairesindeki O Keskin Koku ve Hayatımı Değiştiren İtiraf

Tarih: 13.04.2026 00:21

Haber Görseli

Ankara’nın kuru soğuğu camları titretirken, Hacettepe’deki küçük salonumuzda sobanın çıtırtısını dinliyordum. Üzerimde Kemal’in çok sevdiği o eski, yün şalım vardı. Karşımdaki koltuk aylardır boştu. Kemal’imi, hayat arkadaşımı, o güleç yüzlü adamı yaprak dökümü zamanı, hüzünlü bir sonbahar günü kaybetmiştim. Ve bugün 14 Şubat’tı… Onsuz geçen ilk Sevgililer Günü. İçimde koca bir boşluk, boğazımda yutkunamadığım bir yumru vardı.

Kemal’le aşkımız 1962’nin o çetin kışında, Gençlik Parkı’nın karlar altındaki ağaçları arasında başlamıştı. İkimiz de Mülkiye’de öğrenciydik. 14 Şubat günü beni parktaki o küçük çay bahçesine götürmüş, paltosunun içinden elleri titreye titreye bir demet karanfil ve o zarif gümüş yüzüğü çıkarmıştı. ‘Benimle yaşlanmaya var mısın Necla?’ diye sorduğunda gözlerindeki o parlaklığı ömrümce unutmadım. Gerçekten de birlikte yaşlandık. 63 yıl dile kolay… Memuriyet hayatı boyunca her Sevgililer Günü’nde kapıdan elinde çiçeklerle girdi. Bazen Kızılay Meydanı’ndan aldığı kırmızı laleler, bazen mahalledeki çiçekçiden kopardığı nergisler. Hastayken bile o günü asla unutmadı, çiçekler her zaman o masanın üzerinde yerini aldı.

Sobanın üzerindeki çaydanlığın sesi düşüncelerimi böldü. Tam o sırada dış kapıdan tok ve sert bir ses geldi. Biri kapıya vurmuştu. Ağır adımlarla kalktım. Kapının deliğinden baktım ama kimse görünmüyordu. ‘Kimdir o?’ diye seslendim. Sessizlik… Kapının zincirini yavaşça indirip araladığımda rüzgar yüzüme çarptı. Kimse yoktu. Fakat paspasın üzerinde kan kırmızı güllerden oluşan devasa bir buket ve kalın, kahverengi bir zarf duruyordu.

Kalbim göğüs kafesimi delecekmiş gibi atmaya başladı. Eğilip çiçeği ve zarfı alırken ellerim tir tir titriyordu. Salona geçip zarfı açtım. İçinden pirinçten yapılma, ağır bir anahtar ve bir mektup çıktı. Yazı kesinlikle Kemal’e aitti. ‘Necla’m, can yoldaşım…’ diye başlıyordu. ‘Eğer bu mektubu okuyorsan, o amansız hastalık beni senden ayırmış demektir. Sana bu zarfla birlikte bir anahtar bırakıyorum. 63 yıllık evliliğimiz boyunca senden gizlediğim tek bir şey oldu. Yıllarca sana yalan söylemek zorunda kaldığım için beni affet ama bunu yapmaya mecburdum. Gerçeği kendi gözlerinle görmelisin. Lütfen kağıdın arkasındaki adrese git…’

Kanım çekilmişti. Gözlerime inanamıyordum. Kemal? Benim memur emeklisi, dürüstlük abidesi Kemal’im benden ne saklamış olabilirdi? Başka bir hayatı mı vardı? Gizli borçlar mı? Karanlık işler mi? NELER OLUYORDU?! Panikle paltomu giydim. Sokağa çıkıp bir taksi çevirdim. Şoföre adresi verirken sesim titriyordu. Taksi, Ankara’nın karla kaplı sokaklarında ilerlerken camdan dışarı boş gözlerle bakıyordum. Samanpazarı civarında, eski Ankara evlerinin olduğu dar bir sokağa girdik. Taksi durduğunda yolculuk bir saat sürmüştü sanki.

Adresteki eve doğru yürüdüm. Ahşap panjurları kapalı, iki katlı yorgun bir evdi. Elimdeki pirinç anahtarla kapının önünde dakikalarca bekledim. İçeri girmeye cesaret edemiyordum. Sonunda derin bir nefes alıp anahtarı kilide yerleştirdim. Çevirdiğimde çıkan ‘tık’ sesi sessiz sokağa yayıldı.

Kapıyı aralayıp içeri adımımı attığımda, yüzüme inanılmaz derecede keskin bir koku çarptı. Tiner, terebentin ve ağır bir yağlı boya kokusu… Karanlık holü geçip ana odaya girdiğimde gördüğüm manzara karşısında dizlerimin bağı çözüldü.

‘AMAN TANRIM KEMAL… SEN NEYİN İÇİNE KARIŞTIN BÖYLE?!’

Oda, tavana kadar uzanan yüzlerce, binlerce tuvalle doluydu. Fakat beni asıl şoka sokan bu değildi. Tuvallerin her birinde ben vardım! 1962’deki o gencecik, saçları örgülü Necla… 1970’lerde oğlumuzu kucağıma aldığım an… Saçlarıma ilk akların düştüğü yaşlarım, mutfakta çay demlediğim anlarım, sobanın başında uyuyakaldığım akşamlar… Odanın köşesinde eski bir şövale duruyordu ve üzerinde yarım kalmış son bir tablo vardı. Yüzümün kırışıklıklarını o kadar derin, o kadar aşkla resmetmişti ki…

Tablonun yanındaki küçük sehpanın üzerinde bir not duruyordu. Gözyaşlarım sel olmuşken notu elime aldım: ‘Necla’m… Gençliğimizde ressam olmak isterdim bilirsin, ama hayat şartları bana o kalemi bıraktırıp memur ceketini giydirdi. Senden sakladığım sır buydu. Ben o fırçayı hiç bırakmadım. Sadece seni çizdim. Son yıllarda gözlerimdeki o sinsi hastalık yüzünden görme yetimi yavaş yavaş kaybediyordum. Sana karanlığa gömüldüğümü söyleyemedim, acımanı istemedim. Onun yerine, hafızam silinmeden önce senin her zerreni bu tuvallere işledim. Senin yüzün, karanlığımda göreceğim son ışık olmalıydı.’

Hıçkırıklara boğuldum. O keskin boya kokusu artık bana dünyanın en güzel parfümü gibi geliyordu. Benim dürüst kocam, benden bir ihanet veya suç değil, sadece onun için ne kadar büyük bir sanat eseri olduğumu saklamıştı. Tuvallerden birine dokundum, boyası kurumuş o güzel hatıralarımızın arasında, Kemal’imin sonsuz aşkıyla sarmalandığımı hissettim.