Kocam Sekreteriyle Gününü Gün Ederken Ben Engelli İkizlerimize Bakıyordum – Kayınpederim Gerçeği Öğrendiğinde Onu Mahvetti!

Üç yıl önce hayatımız, sıradan bir salı ikindisinde çalan o lanet telefonla sonsuza dek değişti. Kocam Burak, ikiz oğullarımız Can ve Cem’i okuldan almış eve getiriyordu. Yağmurlu bir gündü ve Burak’ın o çok sevdiği lüks SUV aracıyla aşırı hız yapması, her şeyin sonunu getirdi. Araç kontrolden çıkıp bariyerlere saplandığında, oğullarım hayatta kalmayı başardı ama o günden beri bellerinden aşağısı tutmuyor. Şimdi on yaşındalar.
Hayatım, saatli kurulan alarmlar, bitmek bilmeyen fizik tedavi seansları, kas gevşeticiler, tekerlekli sandalyeler ve her geçen gün ağırlaşan iki büyüyen çocuğu kucaklayıp yatağa, banyoya taşımakla geçiyor. Yıllardır deliksiz dört saat uyuduğumu hatırlamıyorum. Gözaltlarımda morluklar, sırtımda sürekli bir ağrı var. Bu esnada kocam Burak, adeta ‘ofiste yaşıyordu’. Babası Kemal Bey’in Maslak’taki dev lojistik şirketinde müdürdü. Bana sürekli, ‘Zeynep, az kaldı sabret. Babam şirketi bana devredip CEO yapacak, işte o zaman aylık 60.000 TL – 70.000 TL verip tam zamanlı iki hasta bakıcı tutacağız. Her şey yavrularımız için’ diyordu. Ben de aptal gibi, çaresizlikten ona inanıyordum.
Ta ki o çatlaklar kendini belli edene kadar. Gece yarılarına kadar süren ‘acil operasyon toplantıları’, hafta sonu çıkan ‘gümrük pürüzleri’ ve bitmek bilmeyen müşteri yemekleri… Geçen çarşamba günü, hayatımın en büyük kabuslarından birini yaşadım. Can, banyoda ıslak zeminde tekerlekli sandalyesine geçmeye çalışırken kayıp düştü. O gün sabahtan Cem’i taşırken belimi incitmiştim ve kas spazmı geçiriyordum. Yerde acı içinde ağlayan oğlumu kaldıramadım. Panikle Burak’ı aradım. Tam on yedi kez. ON YEDİ. Hepsi doğrudan telesekretere düştü. Çaresizlikten ağlayarak alt komşumuz Nuriye Teyze’ye koştum. Kadıncağız o yaşıyla geldi, ikimiz zar zor sırtlanıp oğlumu yatağa yatırdık.
Gece saat 22:30 sularında Burak eve geldi. Hiçbir şey olmamış gibi, yüzünde garip bir sırıtışla. ‘Çok yoruldum, bir duş alacağım’ dedi. O banyodayken, komodinin üzerine bıraktığı telefonu titreşti. Ekran aydınlandı. Gelen mesaj ‘Müşteri Buse’ adına kayıtlıydı. Ekranda okuduklarım beynimden aşağı kaynar sular dökülmesine sebep oldu: ‘Otel odasının manzarası en az senin kadar şahaneydi aşkım. Hafta sonu Abant kaçamağımız için sabırsızlanıyorum.’ Buse… Şirkete yeni alınan 22 yaşındaki stajyer sekreterdi.
Burak bornozla banyodan çıktığında telefonu yüzüne fırlattım. ‘Müşteri Buse’nin manzarası nasıldı?’ diye bağırdım. İnkâr etmesini, yalan söylemesini, belki de utanıp af dilemesini bekliyordum. Ama o ne yaptı biliyor musunuz? Güldü. İğrenç, alaycı bir kahkaha attı. ‘Ne bekliyordun Zeynep?’ dedi. ‘Sürekli hastane, baticon ve ter kokuyorsun. Aynaya en son ne zaman baktın? Çöktün. Sana dokunmak bile içimden gelmiyor, tükenmiş bir kadınsın. Ben erkeğim, ihtiyaçlarım var!’ Sözleri bir bıçak gibi kalbime saplandı. Yere yığılıp hıçkıra hıçkıra ağladım, o ise giyinip evden çıktı.
İki gün sonra kayınpederim Kemal Bey, torunlarını görmeye geldi. Eski toprak, sert ama adil bir adamdı. Beni mutfakta, kahve yapmaya çalışırken sessizce ağlarken buldu. ‘Kızım, ne bu halin?’ diye sordu. Artık dayanamadım. Bütün o biriken zehri, on yedi cevapsız aramayı, atılan mesajı ve oğlunun bana söylediği o iğrenç sözleri bir bir anlattım. Kemal Bey’in yüzündeki şefkat, yerini buz gibi bir öfkeye bıraktı. Boynundaki damarların belirginleştiğini gördüm. Sandalyeden yavaşça kalktı, gözlerimin içine baktı.
‘Yarın sabah 08:00’de o şerefsize şirkete gelmesini söyleyeceğim. Ona nihayet CEO olacağını müjdeleyeceğim,’ dedi sesi titreyerek. Sonra elimi tuttu. ‘Ama ondan sonra olacaklar… Allah şahidimdir ki unutamayacağı bir gösteri olacak. Yaptığı her şeyden kan kusarak pişman olacak. Sen de orada olacaksın Zeynep. Gel ve kendi gözlerinle gör.’
Ertesi sabah tam 08:00’de Maslak’taki yönetim katındaydım. Asistanların şaşkın bakışları arasında Kemal Bey’in devasa makam odasının kapısına yaklaştım. İçeriden Burak’ın neşeli sesi geliyordu. ‘Baba, sonunda bana güveneceğini biliyordum!’ dediğini duydum. Sonra Kemal Bey’in tok sesi duyuldu. Birden, içeriden Burak’ın yeri göğü inleten çığlığı yükseldi. Ardından AĞIR BİR ŞEY büyük bir gürültüyle yere çarptı. Kapıyı hızla açıp içeri daldığımda, dizlerimin bağı çözüldü.
Burak, yerde iki büklüm olmuş, hıçkırarak ağlıyordu. Yere düşen o ağır şey, Kemal Bey’in masasında duran mermer isimlik falan değildi; Burak’ın ta kendisiydi. Kemal Bey, Burak’ın lüks arabasının anahtarlarını, şirket kredi kartlarını ve üzerine kayıtlı tüm tapuların devir evraklarını masaya fırlatmıştı. Odada sadece onlar yoktu; 22 yaşındaki sekreter Buse ve onun öfkeden deliye dönmüş babası da oradaydı. Kemal Bey, Buse’nin ailesini bulup her şeyi anlatmıştı.
‘Seni beş parasız bırakıyorum,’ diye gürledi Kemal Bey. ‘Şirketteki tüm hisselerini, Zeynep’in ve torunlarımın üzerine devreden belgeleri az önce imzaladın, çünkü o evrakların CEO sözleşmesi olduğunu sandın aptal herif! Bugünden itibaren şoförlük yapıp aylık asgari ücretle borç ödeyeceksin. Şimdi bu odadan defol!’ Burak yalvararak bana baktı, bacaklarıma sarılmaya çalıştı. Ama içimde ona dair zerre acıma kalmamıştı. Ona sadece üstten, soğuk bir bakış attım ve ‘Baticon kokusuna alışsan iyi olur, çünkü o beş kuruşsuz hayatında ancak o kokuyu bulacaksın,’ diyerek odadan çıktım. Adalet, bazen en beklemediğiniz anda, bir kayınpederin ellerinde tecelli ederdi.