Kocam beni annesine iyi davranmadığımı düşündüğü için evden kovdu beni yerde sürükleyerek kapı önüne bıraktı
Kapı sert bir gürültüyle kapandığında apartman boşluğunda yankılanan ses, içimde kopan fırtınanın yanında cılız kalmıştı. Sırtım hâlâ yanıyordu; az önce kocamın beni kolumdan tutup yerde sürükleyerek kapının önüne bırakmasının izleri tenimde ve gururumda sızlıyordu. Dizlerim titriyordu ama ağlamıyordum. Ağlamayı bile kendime yediremeyecek kadar kırılmıştım.
“Annem haklı,” demişti yüzü kıpkırmızı, gözleri öfkeyle büyümüş halde. “Ona saygısızlık ediyorsun!”
O an ne söylesem boştu. Oysa tek yaptığım, aylardır içime attığım sözlerden birini dile getirmekti. Kayınvalidem, evin içinde görünmez bir gölge gibiydi; attığım her adıma, pişirdiğim her yemeğe, söylediğim her söze karışıyordu. “Bizim oğlan böyle yemez,” derdi. “Bizim evde böyle konuşulmaz.” Benim evim dediğim yer, aslında hiçbir zaman benim olmamıştı.
Ama o gün, sabrımın sonu gelmişti. Masada, herkesin ortasında “Bu evde biraz da benim sözüm geçsin,” demiştim. Hepsi bu. Bağırmamıştım, hakaret etmemiştim. Sadece var olduğumu hatırlatmak istemiştim.
Kocamın yüzündeki ifade o anda değişmişti. Sanki annesine değil de bana ihanet edilmişti. “Annemin kalbini kırdın,” dedi dişlerinin arasından. “Bu evde annemden önemli kimse yok.”
“Ben de mi yokum?” diye sormuştum. Sesim titremişti ama gözlerimin içine bakmasını istemiştim.
Bakmamıştı.
Şimdi apartman merdivenlerinde otururken, kapının ardındaki sessizliği dinliyordum. İçeride hayat devam ediyordu muhtemelen. Televizyon açılacak, çay koyulacak, benim yokluğum kısa bir suskunluk yaratacak ama sonra her şey normale dönecekti. Sanki ben hiç olmamışım gibi.
Telefonum cebimde titreşti. Annem arıyordu. Açamadım. Ona “iyiyim” diyemezdim. İyi değildim. Ama “kocam beni evden attı” demek de boğazıma düğümleniyordu.
Ayağa kalktım. Dizlerimdeki sızıya aldırmadan merdivenleri indim. Apartman kapısını açtığımda yüzüme çarpan soğuk hava, içimdeki yangını söndürmedi ama düşüncelerimi berraklaştırdı. Sokak lambasının altında durup derin bir nefes aldım. Gidecek yerim vardı; annemin evi, bir arkadaşımın koltuğu… Ama asıl mesele nereye gideceğim değil, nereye dönmeyeceğimdi.
Yıllardır “idare et” demiştim kendime. “Her evlilikte olur böyle şeyler.” Kayınvalidemin sözlerini sineye çekmiş, kocamın suskunluğunu anlayışla karşılamıştım. Sevgi böyle bir şey sanmıştım: sabretmek, alttan almak, kırılınca susmak.
Ama sevgi, bir insanı yerde sürüklemek değildi.
O an telefonumu çıkardım. Titreyen parmaklarımla kocama mesaj yazdım: “Beni kapının önüne bırakırken sadece eşini değil, onurunu da dışarı attın. Bu gece dönmeyeceğim.”
Gönder tuşuna bastığımda kalbim hızla çarpıyordu. Cevap gelmedi. Belki de annesi yanında olduğu için yazamıyordu. Belki de umursamıyordu. Ama ilk kez, onun ne düşündüğünden çok benim ne hissettiğim önemliydi.
Bir taksi çevirdim. Şoför aynadan yüzüme baktı, gözlerimdeki kızarıklığı fark etmiş olacak ki hiçbir şey sormadı. Arabanın camından dışarı bakarken, geçtiğimiz sokaklarda anılarımı gördüm. El ele yürüdüğümüz akşamları, kahkahalarımızı, hayallerimizi… Ne zaman bu kadar uzaklaşmıştık? Ne zaman ben onun hayatında ikinci plana düşmüştüm?
Annemin kapısını çaldığımda saat gece yarısını geçmişti. Kapıyı açtığında yüzüme baktı ve hiçbir şey sormadan sarıldı. İşte o an gözyaşlarım boşaldı. Güçlü durmaya çalıştığım bütün saatlerin ağırlığı omuzlarımdan indi.
Sabaha kadar konuştuk. Ona her şeyi anlattım. Yerde sürüklenişimi, gözlerimin içine bakmadan söylediği sözleri… Annem sessizce dinledi. Sonunda sadece şunu dedi: “Bir insan seni evinden kovuyorsa, orası zaten senin evin değildir.”
Ertesi gün telefonum çaldı. Kocamdı. Açtım. Sesi yorgun geliyordu.
“Dün biraz abartmış olabilirim,” dedi. “Annem çok üzüldü. Sen de bir özür dilesen, her şey düzelir.”
Bir an sustum. İçimdeki eski ben, “tamam” demek istiyordu. Yeter ki evim yıkılmasın, yeter ki düzenim bozulmasın. Ama sonra merdivenlerdeki soğuk taşları, kolumdaki morluğu, kapının yüzüme kapanışını hatırladım.
“Ben kimseye hakaret etmedim,” dedim sakin bir sesle. “Ama sen bana yaptığın için özür dilemedin.”
Sessizlik oldu.
“Annemin kalbi kırık,” diye tekrarladı.
“Benimki de,” dedim. “Ve sen hangisini onarmayı seçtiğini dün gece gösterdin.”
Telefonu kapattığımda içimde tuhaf bir huzur vardı. Acı bitmemişti, gelecek belirsizdi. Ama ilk kez kendimi savunmuştum. İlk kez, sevgiyi dilenmek yerine saygıyı talep etmiştim.
O gün anladım ki bir ev, dört duvardan ibaret değildir. Bir ev, içinde güvende hissettiğin yerdir. Eğer biri seni o evden sürükleyerek çıkarabiliyorsa, asıl kapının dışında kalan sen değil, sevgidir.
Ve ben o gece kapının önüne bırakıldığımda, aslında kendi değerimin eşiğine gelmiştim. O eşiği geçip geçmemek bana kalmıştı. Ben yürümeyi seçtim.

