Kafesteki Bülbül: Özgürlük Sandığım Altın Kafesin Esareti

Elli dört yaşındaydım ve artık hayatımın kendi kontrolümde olmasını istiyordum. Kocamı yıllar önce kaybettikten sonra, kızım Aslı ve damadım Sinan beni yanlarına almışlardı. Ankara’nın soğuk kışlarında onların sıcak evinde, Çankaya’da yaşamak bir lütuf gibiydi. Aslı beni el üstünde tutar, Sinan ise kendi annesinden ayırmazdı. Fakat insan bir yaştan sonra, başkasının kurduğu düzende bir biblo gibi hissetmekten yoruluyor. Kendi mutfağında çay demleyememek, misafir geldiğinde fazlalık gibi odaya çekilmek ruhumu daraltıyordu. ‘Artık kendi ayaklarımın üzerinde durmalıyım’ diyerek, onlara yük olmadan yeni bir başlangıç yapmaya karar verdim.
Mahalledeki kadınların düzenlediği bir gün toplantısında, eski komşum Hatice bana bir fikirle geldi. ‘Abla,’ dedi, ‘Bizim köyden tanıdığımız, yıllarca devlette çalışmış emekli bir bey var, Rıza. Çok düzgün, oturaklı bir insandır. O da yalnızlıktan şikayetçi. Bir araya gelseniz, belki iki yalnız bir yuva kurarsınız.’
Beklentim aşktan ziyade bir can yoldaşı bulmaktı. Rıza ile Kızılay’da bir pastanede tanıştık. Tertemiz giyimi, ölçülü konuşması ve ‘Benim için huzurdan başka bir şeyin önemi yok’ demesi beni etkiledi. Ne çok konuştu ne de benden çok şey bekledi. Bu sadeliğe vuruldum ve kısa süre sonra imam nikahımızı kıyıp, onun Keçiören’deki dairesine yerleştim.
İlk aylarımız gerçekten huzurluydu. Rıza pazara gider, en taze sebzeleri alır, akşamları beraber yemek yapardık. ‘Sonunda aradığım dinginliği buldum’ diye şükrediyordum. Aslı ve Sinan da benim mutlu olduğumu görünce derin bir nefes almışlardı.
Ancak üçüncü aydan itibaren evin içindeki hava ağırlaşmaya başladı. Rıza’nın o sessiz, sakin hallerinin yerini tuhaf bir sorgu memuru aldı. Başta çok ufak detaylardı. Alt komşuya kahve içmeye indiğimde, dönüşümde kapıda beni bekler buluyordum onu. ‘Niye yarım saat dedin de kırk beş dakika kaldın?’ diyordu. ‘Camdan baktım, neden gelirken sağa değil sola dönüp yürüdün?’ ya da kızım aradığında ‘Neden hemen cevap vermedin, ne düşünüyordun da daldın?’ gibi ardı arkası kesilmeyen sorular…
Önceleri bunları, yıllarca yalnız yaşamış bir adamın beni kaybetme korkusu, hatta tatlı bir kıskançlık olarak gördüm. Kendimi ona açıklarken bile gülümsediğimi hatırlıyorum. ‘Rıza Bey, merak etme, bir yere gitmiyorum’ derdim. Ama onun gözlerinde sevgi ya da kıskançlık yoktu; o gözlerde sadece soğuk bir hesaplaşma vardı.
Asıl korkunç gerçek, Rıza’nın memleketine kısa süreliğine gittiği bir hafta sonu ortaya çıktı. Evin temizliğini yaparken, salondaki büyük vitrinin alt çekmecesini düzenlemek istedim. Çekmecenin arkasına sıkışmış eski bir kutu buldum. Kutunun içinde bir tomar ilaç faturası, doktor raporları ve en altta, benim adıma düzenlenmiş bir hayat sigortası poliçesi vardı. Poliçenin tarihi, benim Rıza’nın evine taşındığım ilk haftaya aitti.
Raporları okudukça ellerim uyuştu. Rıza sağlıklı biri değildi. İleri derece bir zihinsel rahatsızlığı vardı ve bu hastalık onu dışarıdan tamamen normal gösterirken, içeride paranoid bir kontrol hastasına çeviriyordu. Daha önce iki evlilik daha yapmıştı. Kutunun dibindeki gazete küpürleri, gerçeği bir tokat gibi yüzüme vurdu. Önceki iki eşi de evde çıkan ‘kaza’ sonucu şüpheli şekilde hayatını kaybetmişti. Rıza, bu ölümlerden sonra yüklü miktarda tazminat almıştı.
Bana sorduğu o dakik sorular, kıskançlığından değildi. Benim günlük rutinimi, evden çıkış saatlerimi, komşularla ne kadar süre görüştüğümü ezberlemeye çalışıyordu. Kızımın beni ne sıklıkla aradığını hesaplıyordu. Her şey, bir sonraki ‘kaza’ için kusursuz bir zamanlama ayarlamak içindi. O evde bir yoldaş değil, sadece bir avdım.
Kutu elimden kayıp düştüğünde, kapının kilit sesi duyuldu. Rıza erken dönmüştü. Salona adım attığında, yerdeki poliçeyi ve raporları gördü. O an yüzündeki o sakin maske düştü ve yerine karanlık, hissiz bir ifade yerleşti. ‘Demek kendi ayakların üzerinde durmak istiyordun…’ dedi fısıltıyla, ‘Buna izin veremem.’
O an içimdeki hayatta kalma içgüdüsüyle, sehpanın üzerindeki ağır kristal vazoyu ona doğru fırlattım. O sendelerken, açık bıraktığım sokak kapısından kendimi dışarı attım. Merdivenleri nasıl indiğimi, sokağa çıkıp nasıl polis çağırdığımı hatırlamıyorum bile. Karakolda ifade verirken titreyen ellerime bakıp sadece şunu düşündüm: Bazen yük olmamak için sığındığımız o sessiz limanlar, en ölümcül fırtınaların koptuğu yerlerdir.