Antalya Kemer Suluda Ada Tur Adalar Turu Gemi Turu Turlar Setur Gezi Turları

Bir Annenin En Karanlık Şüphesi: ‘Yıl Sonu Sergisi’ Yalanının Altından Çıkan Tarikat Skandalı

Tarih: 12.04.2026 13:36

Haber Görseli

Adım Leyla. İki yıl önce yumurtalık kanseri teşhisi konduğunda dünyam başıma yıkıldı. Ameliyatlar, bitmek bilmeyen kemoterapiler ve ağrı kesicilerle uyuşmuş bir zihinle geçen aylar… Tüm bu cehennemin ortasında beni hayata bağlayan tek bir dalım vardı: Sekiz yaşındaki kızım Duru. Duru’nun dünyası renklerden, fırçalardan ve o masum hayal gücünden ibaretti. Benim bu hastalıklı, solgun halimin onun o renkli dünyasını karartmasına izin veremezdim. Önceleri Beşiktaş’taki o butik resim atölyesine onu hep ben götürürdüm. Evin koridoru adeta bir sanat galerisi gibiydi; Duru’nun yaptığı her bir resmi çerçeveletip asardım. Fakat zamanla ayağa kalkacak dermanım kalmadı. İşte o noktada kayınvalidem Necla Hanım hayatımıza müdahale etti.

Necla Hanım, aşırı mutaassıp, kendi doğruları dışında dünyadaki her şeye düşman olan, sert mizaçlı bir kadındı. Benim lise yıllarımda yurtta kalmamı, ailemin olmamasını sürekli ‘başıbozukluk’ olarak nitelendirir, eşim Ferhat’a ‘Bu kadının kökü yok, çocuğa da ahlak veremez’ derdi. Buna rağmen, sırf Duru evdeki hastalık atmosferinden uzaklaşsın diye, kursa onu babaannesinin götürmesi teklifine boyun eğdim. Resim kursunun aylık ödemesi yoktu, her ders başına nakit 2.000 TL ödüyorduk. Ferhat’ın işleri bozulmuştu, ben çalışamıyordum. Kredi kartlarından nakit avans çekip, haftada 4.000 lirayı Necla Hanım’a veriyordum. Sırf Duru mutlu olsun diye.

İlk bir ay her şey yolunda gibiydi. Fakat zamanla o ince şüphe zehri damarlarıma işlemeye başladı. Duru kurs dönüşü eve geldiğinde, ellerinde tek bir boya lekesi olmuyordu. Eskiden önlüğü rengarenk olurdu. Şimdi ise üzerine sanki ağır bir koku sinmiş gibi geliyordu; tütsüye, gül suyuna benzer tuhaf bir koku. Necla Hanım’a, ‘Anne, Duru neden hiç resim getirmiyor artık?’ dediğimde, o keskin bakışlarıyla, ‘Hocası hepsini biriktiriyor Leyla, büyük bir yıl sonu sergisi yapacaklarmış. Kadının işine ne karışıyorsun?’ diye tersledi. Birkaç gün sonra tekrar sorduğumda, ‘Duru bugün arkadaşının boyasını dökmüş, öğretmeni ceza vermiş resim yaptırmamış’ dedi. Çelişkiler mızrak gibi batıyordu. O akşam Duru’yu yatağına yatırırken sordum: ‘Kızım, resim kursunda hangi renkleri kullandın bugün?’ Duru bana boş, donuk gözlerle baktı. Ve tıpkı bir robot gibi, sanki kafasının içine işlenmiş gibi şu cümleyi kurdu: ‘Tabii ki sanat okuluna gidiyoruz anne. Çarşamba ve cumartesi. Başka hiçbir yere gitmiyoruz.’ Bu, sekiz yaşındaki neşeli kızımın kuracağı bir cümle değildi.

Sabahı zor ettim. Atölyeyi aradım. ‘Leyla Hanım, inanın biz de sizi arayacaktık. Duru tam altı haftadır atölyeye uğramıyor. Ferhat Bey’i de aradık ama ulaşamadık’ dediler. Telefon kulağımda yankılandı. Altı hafta. Onlarca gün. Yirmi dört bin liralık nakit avans… Benim kızım neredeydi? Ertesi kurs günü geldiğinde, yataktan kalkarken kemiklerim sızlıyordu. Üzerime uzun bir pardösü giydim. Onlar evden çıkıp taksiye bindiklerinde, ben de sokağın başındaki taksiye atladım ve peşlerine düştüm. Beşiktaş’a gitmeleri gerekiyordu ama taksi Fatih tarafına, Balat’ın arka sokaklarına doğru saptı. Dar, parke taşlı, güneş girmeyen bir sokakta durdular. Necla Hanım Duru’nun elini sımsıkı tutmuştu. Duru’nun başı öne eğikti. Eski, camları siyah filmli, dışarıdan hiçbir şey görünmeyen ahşap bir binanın önüne geldiler. Necla Hanım kendi anahtarını çıkardı, ağır demir kapıyı açtı ve kızımı o karanlığa sürükledi.

Nefesim boğazımda düğümleniyordu. Arabadan indim, bacaklarım titriyordu ama içimdeki anne öfkesi beni o kapıya fırlattı. Kapı tam kilitlenmeden araya ayağımı koydum. İçeri süzüldüğümde yoğun bir tütsü ve rutubet kokusu yüzüme çarptı. Burası yasadışı, merdiven altı sözde bir tarikatın zikir eviydi! İçeride onlarca kadın yerlere oturmuş, tuhaf sesler çıkararak sallanıyordu. Necla Hanım, benim Duru’nun sanatı için verdiğim paraları, başköşede oturan sahtekar bir ‘şehya’ teslim ediyordu! ‘Gelininin kanserini okuyup üfleyerek geçirmesi’ için benim kızımın eğitim parasını bu dolandırıcılara yediriyordu. Ama asıl kanımı donduran şey bu değildi. Benim melek kızım, o kalabalığın ortasında, üzerine zorla geçirilmiş kara bir feraceyle, korkudan gözyaşları içinde diz çöktürülmüş, bu travmatik deli saçması ayini izlemeye zorlanıyordu!

‘Duru!’ diye kükredim. O hastalık yorgunu bedenimden öyle bir ses çıkmıştı ki, yer gök inledi. Kadınlar panikle etrafa kaçıştı. Necla Hanım beni görünce dehşete düştü. ‘Leyla, sen… senin iyiliğin için, okutmak için…’ diye kekeledi. Şeyh denen o dolandırıcının üstüne yürüdüm, o tepsiyi devirdim. Duru’yu kolundan tutup bağrıma bastım. ‘Sen bir canavarsın!’ diye bağırdım Necla’nın suratına. ‘Benim kızımın beynini bu karanlıkla yıkamana izin vermem!’ O evden nasıl çıktığımızı bilmiyorum. Doğruca savcılığa gittim. O merdiven altı yer polis tarafından mühürlendi. Ferhat, annesinin kızımıza ve bize yaşattığı bu dehşeti öğrenince, annesine uzaklaştırma kararı çıkarttı. Necla Hanım hem nitelikli dolandırıcılıktan yargılandı hem de o karanlık çevresiyle birlikte hapse girdi. Ben mi? Ben o gün sadece o kapıyı değil, hastalığımı da parçaladım. Şimdi Duru’nun resimlerine bakarken, onun hayatından o karanlığı söküp attığım için her gün şükrediyorum.

Kanser Hastası Annenin Kabusu: Kayınvalidemin 1.500 TL’lik Resim Kursu Yalanının Arkasındaki Korkunç Gerçek

Tarih: 12.04.2026 13:36

Haber Görseli

Adım Zeynep. Otuz iki yaşındayım ve son sekiz aydır dördüncü evre meme kanseriyle savaşıyorum. Hayatım, onkoloji servisinin o genzi yakan dezenfektan kokusuyla, yatak odamın loş ışığı arasında bir sarkaç gibi gidip geliyor. Kemoterapinin damarlarımda bıraktığı o zehirli yangın, saçlarımı dökmesi veya beni günlerce yataktan çıkamayacak kadar halsiz bırakması umurumda bile değildi. Benim tek bir derdim vardı: Altı yaşındaki kızım Elif. Benim yüzümden, evdeki bu hastalık atmosferi yüzünden çocukluğunu kaybetmesini, o cıvıl cıvıl neşesinin solup gitmesini asla istemiyordum. Hastalanmadan önce Elif’in hayatı renklerle doluydu. Onu Kadıköy’deki o şirin sanat atölyesine kendim götürürdüm. Evimizin her köşesi onun boyadığı, o karmaşık, parlak ve hayat dolu tuvallerle doluydu. Ancak hastalığım ağırlaşıp da ayağa kalkamaz hale geldiğimde, eşim Murat’ın annesi, yani kayınvalidem Şadiye Hanım devreye girdi.

Şadiye Hanım ile hiçbir zaman yıldızımız barışmamıştı. Yetiştirme yurdunda büyümüş olmamı hiçbir zaman kabullenememişti. Murat’la evlendiğimiz gün bile akrabalarına, ‘Oğlum bula bula anası babası belirsiz bir yurt kızını buldu’ dediğini kulaklarımla duymuştum. Ancak konu Elif olunca, Şadiye Hanım aniden o ‘fedakar babaanne’ rolüne büründü. ‘Sen yat dinlen kızım, torunumu o çok sevdiği resim kursuna ben götürürüm’ dedi. İnanın bana, o anki çaresizliğimle ona minnettar bile olmuştum. Elif’in haftada iki gün olan kursu için ders başı 1.500 TL ödüyorduk. İlaç masraflarım yüzünden belimiz bükülmüş, kredi kartlarımız eksi limitlere düşmüş olsa da, o parayı her ayın başında Şadiye Hanım’ın eline nakit olarak sayıyordum. İlk başlarda her şey normal görünüyordu. Elif kurs günleri heyecanla evden çıkıyor, Şadiye Hanım onu elinden tutup götürüyordu. Ancak birkaç hafta sonra o tuhaf, içimi kemiren şüphe filizlenmeye başladı.

Elif eve hiç resim getirmiyordu. Eskiden her dersten sonra üstü başı boya içinde gelir, yaptığı eseri buzdolabının kapağına asmam için bana yalvarırdı. Şimdi ise elleri tertemizdi. Şadiye Hanım’a bunu sorduğumda önce gözlerini kaçırdı, sonra o yapmacık gülümsemesiyle, ‘Ay ilahi Zeynep, hoca çocukların resimlerini yıl sonu sergisi için atölyede saklıyor, haberin yok mu?’ dedi. Bir sonraki soruşumda ise, ‘Elif bugün suluboya yaparken suyu devirdi, kağıt çöp oldu’ gibi bahaneler uydurmaya başladı. Bu işte bir terslik vardı. Bir akşam Elif’i yanıma çağırdım. Gözlerinin içine bakarak, ‘Anneciğim, resim kursu nasıl geçiyor? Hoca sana yeni renkler öğretti mi?’ diye sordum. Altı yaşındaki kızım bana baktı ve adeta ezberletilmiş, ruhsuz bir ses tonuyla, ‘Tabii ki resim okuluna gidiyoruz anne. Çarşamba ve cumartesi. Başka hiçbir yere gitmiyoruz’ dedi. Bir çocuğun asla kurmayacağı, mekanik bir cümleydi bu. Mideme yumruk yemiş gibi oldum. O gece gözüme uyku girmedi. Sabahı zor ettim ve sanat atölyesini aradım.

Telefona çıkan kadın, ‘Zeynep Hanım, Elif’i çok özledik. Tam bir buçuk aydır kursa gelmiyor. Kaydını dondurmak ister misiniz?’ dediğinde nefesim kesildi. Telefon elimden kayıp düştü. Bir buçuk ay! Çocuğum haftada iki gün, saatlerce neredeydi? Ve benim zar zor denkleştirip verdiğim o 12.000 TL nereye gitmişti? Murat o gün işteydi. Şadiye Hanım ve Elif’in kursa gitmek için evden çıkacağı saati bekledim. Kapı kapandığı an, kemoterapinin verdiği o korkunç mide bulantısına ve dizlerimdeki titremeye rağmen üzerime bir kaban geçirip sokağa fırladım. Sokağın köşesinden onları takip etmeye başladım. Önce Kadıköy meydanına doğru her zamanki rotadan yürüdüler. Ancak Şadiye Hanım aniden yönünü değiştirdi. Minibüs duraklarına doğru yürüdüler ve Fikirtepe tarafına giden bir minibüse bindiler. Bir taksi çevirip peşlerine düştüm. Fikirtepe’nin kentsel dönüşüme girmemiş, izbe, dar ve tekinsiz sokaklarından birinde indiler. Kalbim göğüs kafesimi parçalayacak gibi atıyordu. Eski, boyaları dökülmüş, üç katlı metruk görünümlü bir binanın önünde durdular. Şadiye Hanım çantasından bir anahtar çıkardı, paslı demir kapıyı açtı ve kızımı o karanlık deliğin içine soktu.

Ne hastalığım kalmıştı ne de halsizliğim. Bir anne kaplanın gücüyle o kapıya doğru koştum. Kapı tam kapanmamıştı. İçeri daldığımda burnuma keskin bir rutubet ve sigara kokusu çarptı. Merdivenlerden aşağı, bodrum katına inen sesleri takip ettim. Kapıyı tekmeyle açtığımda gördüğüm manzara beni felç etti. Burası gizli, kaçak bir kumarhaneydi! Tombala masaları, etrafı dumandan göz gözü görmeyen bir ortam ve masalarda oturan tekinsiz adamlar, kadınlar… Şadiye Hanım, benim ilaç paramdan artırıp ona verdiğim 1.500 liraları masanın üzerine saçmış, elinde sigarasıyla hırsla kağıt çekiyordu! Ve benim melek kızım, benim altı yaşındaki masum yavrum… O iğrenç dumanın içinde, köşedeki küflü bir minderin üzerine oturtulmuş, eline tutuşturulmuş eski bir gazeteyi tükenmez kalemle karalıyordu. Gözleri yaşarmış, korkudan titriyordu. ‘Elif!’ diye çığlık attım. Sesim o kadar gür çıkmıştı ki, tüm masa bana döndü. Şadiye Hanım beni gördüğünde elindeki kartlar yere döküldü, yüzü kireç gibi oldu.

O an hiçbir şey düşünmedim. O masaya yürüdüm, o kağıtları ve pulları havaya savurdum. ‘Sen nasıl bir şeytansın!’ diye bağırdım. Elif’i kucağıma aldığım gibi oradan koşarak çıktım. Şadiye Hanım arkamdan, ‘Zeynep dur, açıklayabilirim, bir borcum vardı’ diye bağırıyordu. O gece karakola gidip her şeyi anlattım. Polis o mekana baskın yaptı. Murat gerçeği öğrendiğinde annesini hayatından tamamen sildi. Şadiye Hanım hem yasadışı kumar oynamaktan hem de beni dolandırmaktan yargılandı. Ben mi? O gün içimdeki o öfke, bana kanseri yenecek gücü verdi. Şimdi Elif’i kursa tekrar kendim götürüyorum ve o kadının adını bu evde bir daha kimse anmıyor.

Kanserli Annenin İhanetle Sınavı: İlaç Paralarımızla Kurulan Korkunç Tuzak

Tarih: 12.04.2026 13:36

Benim adım Aylin. Hayatımın baharında, otuz beş yaşındayken göğüs kanseri teşhisi aldım. Hastalığımın duyulmasıyla evimize çöken o ağır matem havasını dağıtan tek şey, yedi yaşındaki kızım Ceren’in o boncuk boncuk bakan gözleriydi.

Hastanede geçirdiğim o uzun, kusmaktan boğazımın tahriş olduğu günlerde bile Ceren’in geleceğini, onun ruh sağlığını düşünmek zorundaydım. Ceren sanata aşıktı. Çamurdan heykeller yapar, kağıtlara dünyaları çizerdi. Hastalığımdan önce onu Çankaya’daki o çok prestijli sanat okuluna ben götürürdüm. Ancak kemoterapi seanslarım ağırlaşıp beni yatağa mahkum edince, eşim Selim’in annesi Müzeyyen Hanım kontrolü ele aldı.

Müzeyyen Hanım, benim devlet yurdunda büyümüş olmamı hiçbir zaman sindirememiş, elitist bir kadındı. ‘Bizim köklü ailemize bir öksüzü layık gördün ya, pes’ derdi Selim’e her fırsatta.

Ama benim bu zayıf düşmüş halimde, Ceren’i sanat okuluna götürmek için gönüllü oldu. ‘Sen canını sıkma, torunumun eğitimi bende’ diyerek her hafta içi salı ve perşembe günleri Ceren’i evden alıyordu.

Sanat okulunun seansı 1.800 TL’ydi. Selim’in maaşı benim hastane masraflarıma zar zor yetiyordu ama ben kendi özel takviye ilaçlarımdan kesip, o 3.600 lirayı her hafta Müzeyyen Hanım’ın pahalı deri çantasına koyuyordum. Haftalar geçti. İlk başlarda her şey mükemmeldi. Ancak anne içgüdüsü denen o lanet his bir kere uyanmaya görsün.

Fark ettim ki Ceren eve geldiğinde üstünde hiç o çok sevdiği kil veya boya lekeleri olmuyordu. Çocuğun parmakları bile tertemizdi. Daha da kötüsü, eskiden bana ballandıra ballandıra anlattığı sanat dersleri hakkında artık tek kelime etmiyordu.

Müzeyyen Hanım’a, ‘Anne, Ceren’in yeni yaptığı bir şeyler yok mu? Odasına asalım’ dediğimde, Müzeyyen Hanım o meşhur kibirli tavrıyla, ‘Ay Aylin, hoca özel bir teknik öğretiyormuş, kağıtlar özel fırında kuruyormuş, o yüzden vermiyormuş’ dedi. Bir gün sonraki bahanesi ise, ‘Ceren fırçasını kırmış, resim yarım kalmış’ oldu.

Yalan söylediğini gözlerindeki o saniyelik titremeden anladım. Ceren’i yatağımın kenarına oturttum. Saçlarını okşayarak, ‘Kızım, sanat okulunda canını sıkan bir şey mi var?’ diye sordum. Ceren gözlerini yere indirdi, elleriyle oynamaya başladı ve sanki kafasına vura vura ezberletilmiş gibi, ‘Biz resim kursuna gidiyoruz anne. Sadece oraya gidiyoruz. Babaannem çok iyi biri’ dedi. Bu bir cevap değil, bir savunma metniydi!

O gün Selim işteyken Çankaya’daki okulu aradım. Telefondaki yetkili, ‘Aylin Hanım, Ceren’in kaydını iptal ettik. Tam beş haftadır gelmiyor, ödemesi de yapılmadı’ dediğinde beynimden aşağı kaynar sular döküldü. Beş hafta! On binlerce lira para!

Benim kanser ilaçlarımdan kestiğim paralar… Ve en önemlisi, benim küçücük kızım koca gün boyunca bu kadınla neredeydi? Ertesi gün salıydı. Evden çıkarken Müzeyyen Hanım’ın cebine parayı koydum. Onlar asansöre bindiğinde, ben de acıdan sızlayan eklemlerime inat merdivenlerden indim. Çıktıklarında sokağın başından bir taksiye bindiler.

Hemen arkalarından başka bir taksi çevirip, ‘Şu öndeki aracı takip et abi’ dedim. Taksi Çankaya’ya değil, Altındağ tarafına, Çinçin mahallesinin o tekinsiz, dar sokaklarına doğru girmeye başladı. İçimdeki korku büyüyordu.

Eski, sıvası dökülmüş, pencereleri demir parmaklıklı bir gecekondunun önünde durdular. Müzeyyen Hanım etrafı kolaçan edip çantasından çıkardığı anahtarla kapıyı açtı. İçeri girdikleri an arabadan indim. O demir kapıyı nasıl ittiğimi, o merdivenleri nasıl indiğimi inanın hatırlamıyorum.

Kapıyı hızla açtığımda karşılaştığım manzara, beni cehennemin dibine itti. Burası havasız, rutubetli ve ağır bir uyuşturucu/alkol kokusuyla dolu bir izbeydi. İçeride, Selim’in yıllar önce aileden aforoz ettiği, uyuşturucu bağımlısı ve sabıkalı abisi Hakan vardı! Müzeyyen Hanım, kocasından ve diğer oğlundan gizli gizli bu adamla görüşüyor, benim kızımın resim kursu parasını bu adamın zehir parası olarak ellerine sayıyordu.

Daha da korkuncu, o uyuşturucu krizleri geçiren, gözleri dönmüş adamın yanındaki koltukta Ceren oturuyordu! Benim kızım, bu bataklığın içinde, burnunu tutarak korkuyla duvara sinmişti.

‘Ceren!’ diye feryat ettim. Hakan yerinden sıçradı, Müzeyyen Hanım ise ‘Aylin, dur yanlış anladın, o onun amcası!’ diye zırvalamaya başladı. ‘Bana yaklaşma!’ diye kükredim. Ceren koşarak boynuma sarıldı. Çocuğumu kucağıma aldığım gibi o evden kaçtım.

Arkama bile bakmadım. Karakola gidip şikayetçi oldum. Polis o gece o eve baskın yaptı, Hakan uyuşturucu bulundurmaktan tutuklandı. Selim gerçeği öğrendiğinde annesini kapının önüne koydu, onunla tüm bağlarını kopardı.

Müzeyyen Hanım, benim paramla oğlunu zehirlerken, torununun hayatını tehlikeye atmanın bedelini yapayalnız, mahkemelerde sürünerek ödedi. Hastalığıma gelince…

O gün o kapıyı kırarken içimde uyanan güç, tedavime de yansıdı. Ben bu kanseri yendim. Çünkü benim kızımın bana ihtiyacı vardı ve onu o karanlığa bir daha asla teslim etmeyecektim.

Sistem Hatası

Tarih: 12.04.2026 13:18

Veri okunamadı: Unexpected end of JSON input

Dedemin Mirası: Gülhane Parkı’nda Açılan Paslı Sefer Tası ve Kapalıçarşı’nın Sırrı

Tarih: 12.04.2026 13:04

Haber Görseli

Beş kardeşin en küçüğüyüm adım Elif. Annem ve babam, ben henüz iki yaşındayken, İstanbul’un o bitmek bilmeyen yağmurlu gecelerinden birinde, bir kamyonun kırmızı ışıkta geçmesi sonucu meydana gelen korkunç trafik kazasında hayatlarını kaybettiler. O hurdaya dönmüş aracın içinden sağ çıkan tek kişi bendim; arka koltuktaki bebek koltuğumda, olan bitenden habersizce ağlıyordum. O günden sonra dünyadaki tek sığınağımız, Sirkeci Garı’ndan emekli eski bir demiryolu işçisi olan Salih Dedem oldu. Bizi Fatih, Balat’taki o ahşap, sobalı, buram buram naftalin ve kızarmış ekmek kokan üç odalı evinde tek başına büyüttü.

Dedem, hayatı boyunca sabahın 5’inde kalkan bir adamdı. Daha ezan okunmadan uyanır, mutfağa geçer, çaydanlığın altını yakardı. Yattığım odadan o çayın demlenme sesini ve her gün işe giderken yanına aldığı o eski, kenarları dökülmüş, emaye sefer tasının tıkırtılarını duyardım. Yıllarca o sefer tasında zeytin, peynir, bazen de dünden kalan bir kap yemeği taşıdı. Bizim için saçını süpürge etti.

Kardeşlerim Tarık, Cengiz, Murat ve Sevda, yaşları kemale erer ermez o eski ahşap evi birer birer terk ettiler. Farklı semtlere, farklı şehirlere, gösterişli hayatlara koştular. Ben ise İstanbul Üniversitesi’ni bitirdiğimde, onu o koca evde yalnız bırakmaya kıyamadım. Yeniden yanına, o küçük odama yerleştim. Akşamları sobanın başında haberleri izlerken, nasırlı elleriyle saçımı okşar, ‘Güzel kızım, burada benim gibi bir ihtiyarla çürümek zorunda değilsin, git kendi hayatını kur,’ derdi. Ben ise başımı dizine yaslar, ‘Benim hayatım sensin dede, kalmak istiyorum,’ derdim.

Ancak kardeşlerim bana karşı hiçbir zaman sevgi beslemediler. Annemle babamın ölüm sebebi olarak hep beni gördüler. Kazadan sağ çıkmam, onlar için bir mucize değil, bir suçtu sanki. Dedem bizi bir araya getirmek için bayramlarda o büyük sofrayı ne kadar özenle hazırlarsa hazırlasın, o masada hep bir soğuk rüzgar eserdi. Bir Kurban Bayramı sabahı, abim Tarık’ın mutfakta diğerlerine, ‘O gece o doğmasaydı, hastaneye yetişmek için o yola çıkmayacaklardı. Annemlerin katili o,’ dediğini kendi kulaklarımla duymuştum. O gün yutkunduğum o lokma, boğazımda ömür boyu çıkmayacak bir düğüm olarak kaldı.

Dedem vefat ettiğinde, dünyam başıma yıkıldı. Sadece dedemi değil, beni bu dünyada gerçekten seven, varlığımı yük olarak görmeyen tek insanı kaybetmiştim. Cenazede kardeşlerim sadece prosedürü yerine getiren yabancılar gibiydiler. Birkaç hafta sonra, Karaköy’deki soğuk, ruhsuz bir avukatlık bürosunda vasiyetnamenin okunması için toplandık. Açıkçası dedemden büyük bir miras beklemiyordum. Emekli maaşıyla biriktirdiği üç beş kuruşu ve Balat’taki eski evi eşit paylaştıracağını düşünüyordum. Ancak avukatın okuduğu satırlar, odadaki herkesi şoka soktu.

Balat’taki ev, bugün rahat 15.000.000 TL edecek o tarihi yapı, en büyük abim Tarık’a bırakılmıştı. Dedemin yıllar önce köye gitmek için aldığı ama zar zor bindiği araba Cengiz’indi. Murat ve Sevda’nın her birine ise, dedemin banka hesabından 2.500.000 TL nakit para veriliyordu.

Avukat boğazını temizleyip bana döndüğünde kalbim hızla çarpıyordu. ‘Ve Elif…’ dedi avukat. ‘Sana da, dedenizin şahsi bir eşyası bırakıldı.’ Masanın altından bir poşet çıkardı. Poşetin içinden dedemin o eski, paslı, emaye sefer tası çıktı. Kapağının kenarları ezilmiş, boyası dökülmüş o sefer tası…

Odadaki sessizliği Tarık’ın alaycı kahkahası bozdu. ‘Eee Elif,’ dedi gülerek, ‘O kadar yıl altını temizledin, artık o sefer tasıyla kendine bol bol çorba yaparsın.’ Diğerleri de kıkırdamaya başladı. Yüzüm kızardı, boğazım düğümlendi. Tek bir kelime bile edemedim. Gözyaşlarım yanaklarımdan süzülürken o soğuk tası elime aldım ve o bürodan koşarak uzaklaştım.

Eminönü’ne kadar nasıl yürüdüğümü, o kalabalığın içinde nasıl kaybolduğumu hatırlamıyorum. Yaklaşık yirmi dakika boyunca ağlayarak sokakları arşınladım. Dedemin bana bunu nasıl yapabildiğini, onca yıllık emeğimi ve sevgimi nasıl böyle hiçe sayabildiğini anlamaya çalışıyordum. Sonunda kendimi dedemin beni çocukken her pazar pamuk şeker almaya götürdüğü Gülhane Parkı’nda buldum. Ulu bir çınarın altındaki eski bir banka oturdum. Elimde o paslı sefer tası vardı. Öfkeliydim. Kırgındım. Dünyadaki tek dayanağım tarafından bile dışlandığımı hissediyordum.

Derin bir nefes aldım ve titreyen parmaklarımla sefer tasının o sıkışmış mandalını zorlayarak açtım. İçinde ne olduğunu gördüğüm o an, nefesim kesildi. Ellerim kontrolsüzce titremeye başladı.

Tasın içinde eski bir kadife kese ve katlanmış, sararmış bir kağıt vardı. Keseyi açtığımda içinden ağır, antika bir anahtar ve üzerinde Osmanlıca yazılar olan eski bir tapu belgesi düştü. Titreyen ellerimle dedemin el yazısıyla yazdığı mektubu okumaya başladım.

‘Benim güzel kızım, canım Elif’im… Sen bu satırları okurken, abinler muhtemelen o eski evi ve üç kuruş parayı aldıkları için zafer kazandıklarını sanıyorlar. Onların gözünü para bürüdü, yıllarca sana nasıl eziyet ettiklerini, arkandan neler çevirdiklerini hiç görmedim mi sanıyorsun? O ev, uzun yıllardır ipotekli kızım. Onlara bıraktığım o banka hesaplarındaki paralar, evin borcunun sadece faizini kapatır. Ben, yıllar önce Sirkeci’de çalışırken Kapalıçarşı’da küçük bir dükkan almıştım. Yıllarca o dükkanı kiraya verip, senin geleceğin için biriktirdim. Elimdeki bu belge, şu an değeri belki de 50.000.000 TL’yi bulan, Kapalıçarşı’daki o tarihi dükkanın tapusudur ve yıllar önce yasal olarak senin üstüne yapılmıştır. Bu anahtar da dükkanın kasasının anahtarıdır. Onlar sadece tenekeyi aldılar, sen ise benim asıl mirasımı, sana olan borcumu aldın. Gözyaşlarını sil ve o dükkana git. Kendi hayatını kur, kimseye muhtaç olma. Seni her şeyden çok seven deden…’

Gözyaşlarım bu kez acıdan değil, dedemin o ince zekasına, bana olan devasa sevgisine duyduğum minnetten akıyordu. Sefer tasını göğsüme bastırdım ve Gülhane’nin serin rüzgarına karşı gülümsedim. Kardeşlerim ipotek borçlarıyla boğuşurken, ben dedemin bana açtığı yeni hayatın kapısına doğru yürümeye çoktan hazırdım.

Ankara Ayazında Gelen Yüzleşme: Paslı Sefer Tası ve 25 Yıllık Karanlık Sır

Tarih: 12.04.2026 13:04

Ben Zeynep. Beş kardeşin en ufak olanı, ailenin istenmeyen çocuğu… Ankara’nın dondurucu soğuklarının, Keçiören’in o yokuşlu sokaklarının şahidi olduğu çocukluğum, koskoca bir eksiklikle geçti. Annem ve babam, ben henüz iki yaşında küçücük bir bebekken, Polatlı yolunda geçirdikleri feci bir trafik kazasında can verdiler.

O ezilmiş kaportanın içinden sağ çıkarılan tek can bendim. Bizi yetimhaneye verilmekten kurtaran kişi, Siteler’deki bir mobilya atölyesinde ustabaşı olan Şükrü Dedemdi. Bizi o eski, sobalı Keçiören evine sığdırdı, hem anamız hem babamız oldu.

Dedem, Ankara ayazı demeden her sabah 5’te kalkar, kömür sobasını harlar ve mutfakta çayını demlerken o alüminyum sefer tasını hazırlardı. Atölyeye gitmeden önce alüminyum sefer tasının içine koyduğu bulgur pilavının, biraz peynirin kokusu o eve sinmişti.

Kardeşlerim Serkan, Emre, Hakan ve Burcu, liseyi bitirip iş güç sahibi oldukça, ya da evlenip gittikçe, o evden arkalarına bile bakmadan ayrıldılar.

Ben ise Hacettepe’de Hemşirelik okudum ama dedemi yalnız bırakamadım. O koca evde onunla kaldım. Akşamları tansiyon ilacını verirken bana gülümser, ‘Zeynep’im, bu ihtiyar sana ayak bağı oluyor, git gençliğini yaşa kızım,’ derdi. Ben ise ellerini tutar, ‘Benim yerim senin yanın Şükrü Dedem,’ derdim.

Fakat diğer dört kardeşim için ben her zaman bir kara lekeydim. Ailemizin parçalanmasının tek sorumlusu olarak beni gördüler. Kazadan kurtulmam onlara batan bir dikendi. Dedem ne zaman bir mangal yakıp hepimizi bir araya toplasa, o et boğazımıza dizilirdi.

En büyük abim Serkan bir gün yüzüme baka baka, ‘Arkada zırıl zırıl ağlayıp babamın dikkatini dağıtmasaydın, o kamyonun altına girmeyeceklerdi. Senin o gece ölmen lazımdı Zeynep,’ diye bağırmıştı. O sözler, kalbime saplanan paslı bir çivi gibi yıllarca orada kaldı.

Dedem o yorgun kalbine yenik düşüp vefat ettiğinde, dünyamdaki tek ışık da söndü. Cenazeden haftalar sonra, Kızılay’da karanlık ve rutubetli bir avukatlık ofisinde mirasının açıklanması için toplandık. Beklentim yoktu. Sadece bir an önce bu insanların yüzünü görmemek, oradan gitmek istiyordum. Avukat elindeki dosyayı açtı ve okumaya başladı.

Keçiören’deki o ev, bugün satsan en az 4.500.000 TL eden o ev, yıllardır bizimle hiç ilgilenmeyen Serkan abime bırakılmıştı. Kapıdaki araba Emre’ye kalmıştı. Hakan ve Burcu’nun ise her birinin hesabına 1.500.000 TL nakit para aktarılmıştı.

Avukatın sesi duraksadı. Gözlüğünün üstünden bana doğru baktı. ‘Zeynep hanım… Dedeniz size şahsi bir eşyasını bırakmış.’ Masanın altından bir torba çıkardı. İçinden dedemin o emektar, alüminyum, her yeri ezik ve çizik içindeki sefer tası çıktı.

Serkan abim dudak bükerek, ‘Adalet yerini buldu,’ dedi fısıltıyla ama herkesin duyacağı şekilde. ‘Ne bekliyordun ki? Ailesinin katiline ev mi bırakacaktı?’ Odadakiler pis pis sırıtırken, utançtan yerin dibine girdim. Ağzımı bile açmadım. O ezik sefer tasını aldım, gözyaşlarımı tutmaya çalışarak o bürodan adeta kaçtım.

Kızılay’dan Gençlik Parkı’na kadar yürüdüm. Ankara’nın ayazı yüzümü kesiyordu ama içimdeki yangın sönmüyordu. Parkın o havuzlu kısmına yakın, kimsenin olmadığı bir banka çöktüm. Saatlerce o soğuk alüminyum tasın yüzeyinde parmaklarımı gezdirdim. İçimden dedeme sitem ediyordum. ‘Neden dede?’ diyordum. ‘Neden beni bu kurtların önüne atıp ezdirdin?’

Nihayet titreyen ellerimle sefer tasının iki yanındaki kancaları açtım. Kapak gıcırdadı.

İçinde gördüğüm şeyler, kanımı dondurdu. Ellerim zangır zangır titremeye başladı.

Tasın içinde eski, siyah kapaklı bir ajanda ve bir banka hesap cüzdanı vardı. Hesap cüzdanını açtığımda gözlerime inanamadım; dedem yıllarca Siteler’deki patronunun ona verdiği şirket hisselerini satmamış, zamanla değerlenen bu hisseleri sadece benim adıma açılmış gizli bir hesapta toplamıştı.

Hesapta tam tamına 12.000.000 TL vardı. Ama asıl şok edici olan, o siyah ajandadan düşen dedemin el yazısıyla yazılmış mektuptu.

‘Canım kızım Zeynep. Sana olan sevgimi bu kağıda sığdıramam. Kardeşlerinin sana yıllarca o kaza yüzünden çektirdiği azabı biliyorum. Ama artık gerçeği öğrenme vaktin geldi. O gece arabayı baban kullanmıyordu.

Arabayı gizlice anahtarı çalan, o dönem 17 yaşında olan ve ehliyeti olmayan abin Serkan kullanıyordu. Babana hava atmak için el frenini çektiğinde arabanın kontrolünü kaybetti. Baban son anda direksiyona atlayıp kamyonun önüne kırarak Serkan’ı kurtardı ama kendi canlarından oldular. Olayı örtbas etmek için baban şoför koltuğuna yerleştirildi.

Serkan kendi suçunu, kendi katilliğini yıllarca senin bir bebek olarak ağlamana bağlayarak vicdanını rahatlattı. O eve yıllarca bilerek hiç masraf yapmadım, üstüne devasa bir vergi borcu yıktım. Serkan o evi aldığında, evin değerinden çok devlete olan borcuyla yüzleşecek.

Diğerlerine verdiğim paralar ise, aslında dedelerinden onlara kalan son helal kuruşlardı ve hepsi bu sırra ortaktı.

Zeynep’im, sen tertemizdin. Şimdi bu gerçekle ve bu parayla kendine yeni, tertemiz bir hayat kur. Benim emanetim sensin.’

Mektubu okuduğumda Ankara’nın ayazı birden ılık bir bahar yeline dönüştü sanki. 25 yıldır sırtımda taşıdığım o iğrenç suçluluk duygusu, bir anda Serkan’ın boynuna dolanan bir ilmeğe dönüşmüştü. Sefer tasını yavaşça kapattım. Artık ağlamıyordum. Sadece adaletin, o paslı bir alüminyum tasın içinde saklı olduğunu bilmenin huzuruyla gülümsüyordum.

İzmir Kordon’da Son Bulan Gözyaşları: Bakır Sefer Tasından Çıkan Asırlık Zeytinlik

Tarih: 12.04.2026 13:04

Adım Aslı. İzmir Eşrefpaşa’nın dar sokaklarında yankılanan çocukluğum, beş kardeşin en küçüğü olarak hep bir adım geride, hep mahcup geçti. Annem ve babam, ben henüz iki yaşındayken, yağmurlu bir İzmir akşamında kırmızı ışık ihlali yapan bir kamyonun altında kalarak can verdiler. Kazadan burnu bile kanamadan çıkan tek kişi, arkadaki pusetinde uyuyan bendi.

Bizi yetiştirme yurdunun soğuk duvarlarından alıp kendi sıcak yuvasına getiren kişi, İzmir Limanı’nda yıllarca hamallık yapmış, sırtında yük taşıya taşıya beli bükülmüş Rıza Dedemdi.

Dedem, Ege’nin sabah ayazına aldırmadan her gün sabah 5’te kalkardı. Boyoz ve çay kokusu mutfağı sararken, o dededen kalma bakır sefer tasını özenle hazırlar, içine domatesini, peynirini koyardı. Yaşları kemale eren kardeşlerim Levent, Kenan, Onur ve Aylin, bu fakir liman işçisinin evinden ilk fırsatta kaçtılar. Kimi lüks semtlere taşındı, kimi zengin eşler buldu. Dedemin nasırlı ellerini sadece bayramlarda, o da harçlık umuduyla hatırladılar.

Ben ise Dokuz Eylül Üniversitesi’nden mezun olduğumda evden ayrılmadım. Dedemin yaşlılıktan titreyen ellerini tutmak, akşamları ona eşlik etmek için yanındaydım. Ne zaman ‘Kızım, sen de git, buralarda harcanma,’ dese, ona sarılır, ‘Senin olmadığın sarayda bile yaşamam Rıza Dedem,’ derdim.

Ancak kardeşlerim için benim varlığım hep bir sorundu. Annem ve babamın kaza yaptığı gün, aslında benim yüksek ateşim yüzünden acilen hastaneye gitmeye çalıştıklarını söylüyor, ölümlerinin faturasını bana kesiyorlardı.

Levent abimin bir gün balkonda sigara içerken, ‘O gece Aslı havale geçirmeseydi, o yola hiç girmeyeceklerdi. Bizi öksüz bırakan o,’ dediğini duyduğumda, ruhumda açılan o derin yarayı kimseye anlatamadım. Beni suçlayarak kendi vicdanlarını rahatlatıyorlardı.

Zaman su gibi akıp geçti ve Rıza Dedem, o yorgun kalbine yenilerek aramızdan ayrıldı. Hayattaki tek sığınağımı kaybetmiştim. Cenazeden kısa bir süre sonra, Alsancak’ta deniz manzaralı, şık bir avukatlık bürosunda miras paylaşımı için toplandık. Dedemin liman işçiliğinden kalan kıdem tazminatları ve ufak tefek yatırımları olduğunu biliyordum. Ancak avukatın açıkladığı tablo, hepimizi şaşkına çevirdi.

Dedemin yıllar önce aldığı ve şimdi milyonlarca lira değerindeki Eşrefpaşa’daki iki katlı ev Levent abime bırakılmıştı. Kapıdaki eski ama manevi değeri yüksek araba ve birikmiş banka fonları Kenan’ındı. Onur ve Aylin’in hesaplarına ise 3.000.000 TL nakit aktarılmıştı.

Sıra bana geldiğinde avukat derin bir nefes aldı. Gözlerime acıyarak baktığını hissettim. ‘Aslı Hanım… Dedeniz size sadece bunu bırakmamı vasiyet etti.’ Masanın altından bir poşet çıkardı. İçinden dedemin her gün limana götürdüğü o ağır, bakır sefer tası çıktı. Rengi kararmış, kenarları ezilmişti.

Odadaki sessizliği Aylin’in kıkırdaması bozdu. ‘Vah vah,’ dedi küçümseyen bir sesle. ‘Aslı, sen artık bu bakır tasla Kordon’da midye satarsın. Ne de olsa liman işçisinin torunusun.’ Abimler de katıla katıla gülerken, yer yarılsın da içine gireyim istedim. Dudaklarımı kanatırcasına ısırdım, o soğuk bakır tası kucağıma aldım ve gözyaşlarımın süzülmesine engel olamayarak odadan fırladım.

Alsancak’tan Kordonboyu’na kadar hiç durmadan, arkama bile bakmadan yürüdüm. Denizden esen imbat bile içimdeki ateşi soğutamıyordu.

Dedemin beni nasıl bu kadar hiçe saydığını, yıllarca verdiğim emeği nasıl görmezden geldiğini düşünüyordum. Kendimi çimlerin üzerine, denize nazır bir köşeye attım. Elimdeki bakır tası uzun uzun süzdüm. Öfkem ve hayal kırıklığım boğazımda bir yumru olmuştu.

Sonunda, titreyen ellerimle bakır sefer tasının kenarındaki klipsi zorlayarak açtım.

İçini açtığım o an, beynimden vurulmuşa döndüm. Ellerim kontrolsüzce titremeye başladı.

Tasın içinde kalın bir dosya, birkaç tapu senedi ve bir mektup vardı. Tapulara baktığımda gözlerime inanamadım. Ayvalık’ta, tam deniz kıyısında yer alan ve değeri en az 100.000.000 TL olan devasa bir zeytinyağı fabrikası ve dönümlerce zeytinlik arazisi vardı! Ve tapuların hepsi, yıllar önce yavaş yavaş ‘Aslı’ adına devredilmişti.

Titreyen ellerimle dedemin mektubunu okumaya başladım:

‘Benim deniz gözlü kızım, Aslı’m. Kardeşlerinin senin omuzlarına yüklediği o haksız yükü yıllarca sessizce izledim. Onlar paraya taptılar, sen ise sevgiye taptın.

Eşrefpaşa’daki o eski ev, yakında kentsel dönüşüm alanına girip istimlak edilecek; belediyeden üç beş kuruş ancak alırlar. Onlara bıraktığım paralar da, onların o doymak bilmez kibirlerini bir süre daha beslemek içindi sadece. Ancak benim asıl servetim, yıllar önce limanda çalışırken ucuzken kapattığım ve sonradan değerlenen Ayvalık’taki o zeytinliklerdi.

Onu, gözüm gibi sakındığım, bana gerçek evlat olan sana bıraktım. O bakır tas, dedenin alın teridir kızım. Şimdi gözyaşlarını sil, o tası da alıp kendi krallığına, Ayvalık’a git. Kardeşlerin sahte zenginlikleriyle boğuşurken, sen o zeytin ağaçlarının gölgesinde özgürce yaşa. Seni çok seven, Rıza Deden…’

Mektubun son satırlarını okurken, Ege’nin tuzlu rüzgarı yüzüme çarpıyordu ama içim artık sımsıcaktı. Kardeşlerimin o büroda attığı kahkahalar şimdi zavallı birer inilti gibi geliyordu kulağıma. Bakır sefer tasını sevgiyle göğsüme bastırdım. Artık ağlamıyordum; yepyeni bir hayata, zeytin ağaçlarının fısıltısına doğru yelken açmaya hazırdım.

Sistem Hatası

Tarih: 12.04.2026 04:16

Veri okunamadı: Unexpected end of JSON input

Sistem Hatası

Tarih: 12.04.2026 01:15

Veri okunamadı: Unexpected end of JSON input