Gelinimin içten içe bana düşman olduğunu sanıp her fırsatta onu akrabalara kötülerdim
Gelinimin içten içe bana düşman olduğunu sanıp her fırsatta onu akrabalara kötülerdim, fakat ağır bir felç geçirip yatağa düştüğümde öz kızlarım kapımı bile açmazken altımı temizleyen gelinimin kulağıma fısıldadığı o tek cümle beni utancımdan öldürdü.
Ben Hatice. Yıllarca kendi kibrimle, bitmek bilmeyen o yersiz gururumla kendi ruhumu zehirleyen, etrafımdaki insanlara hayatı zindan eden bir kadındım. Üç evladım vardı; iki kızım ve bir oğlum. Kızlarımı adeta el üstünde tutar, onlara asla toz kondurmazdım. Oğlum Ahmet, Zeynep adında kendi halinde, sessiz sakin ve yetim büyümüş bir kızla evlendiğinde ise içimde anlamsız bir kıskançlık, bir nefret peydahlanmıştı. Zeynep ne yapsa gözüme batardı. Yemeklerini eleştirir, evinin temizliğine laf eder, en ufak bir hatasında altın günlerinde, akraba meclislerinde onu acımasızca çekiştirirdim. “Sinsi bu, içten içe bana düşman, oğlumu benden koparacak” diyerek insanları ona karşı kışkırtırdım. Zeynep ise başını öne eğer, gözyaşlarını içine akıtır ama bana tek bir kelime bile saygısızlık etmezdi. Ben onun bu sessizliğini hep bir yenilgi, bir eziklik olarak görür, daha da üstüne giderdim.
Ancak hayat, kibrin en büyük düşmanıdır ve ilahi adalet hiç beklemediğiniz bir anda tecelli eder. 68 yaşıma bastığım o soğuk kasım sabahı, sağ kolumda hissettiğim o ani uyuşma saniyeler içinde tüm bedenimi esir aldı. Gözlerimi günler sonra hastanede açtığımda, o acı ve kahredici gerçekle yüzleştim: Ağır bir felç geçirmiştim. Boynumdan aşağısı tamamen hissizleşmişti. Ne konuşabiliyor, ne de parmağımı kıpırdatabiliyordum. O çok övündüğüm gücüm, o keskin dilim ve etrafa saçtığım o kibir, yattığım o beyaz hastane yatağında tamamen sıfırlanmıştı.
Hastaneden taburcu olma vakti geldiğinde, gözlerim kapıda o çok sevdiğim, uğruna herkesi karşıma aldığım canım kızlarımı aradı. Ama onlar sadece bahanelerle dolu soğuk yüzleriyle geldiler. Büyük kızım Serpil, kocasını bahane ederek, “Anne, benim evim sobalı ve küçük, eşim de evde bakıma muhtaç birini istemiyor, düzenimiz bozulur,” diyerek başını çevirdi. Küçük kızım Ayşe ise çok daha acımasızdı: “Anne benim tansiyonum var, sinirlerim kaldırmaz. Hem hastanın altını temizlemek, o kokuya katlanmak benim yapabileceğim bir iş değil, midem bulanır,” diyerek kendi öz annesini o hastane odasında bir çöp gibi bırakıp gitti. O an kalbime saplanan o ihanet hançeri, felcin verdiği fiziksel acıdan bin kat daha ağırdı. Beni ölüme terk etmişlerdi.
Oğlum Ahmet, darmadağın bir halde beni alıp kendi evine, yani yıllarca hayatı zindan ettiğim, yüzüne bile bakmadığım gelinim Zeynep’in evine getirdi. Beni misafir odasındaki yatağa yatırdıklarında içimdeki o devasa korkuyu ve utancı anlatmaya kelimeler yetmez. “Şimdi bittin Hatice,” diyordum içimden. “Yıllarca eziyet ettiğin, herkese kötülediğin o kız şimdi senden intikamını alacak. Seni bu yatakta aç, susuz bırakacak, eziyet edecek.”
O eve geldiğimin üçüncü gecesiydi. Gece yarısı mideme giren şiddetli bir krampın ardından, tutamadığım bağırsaklarım yüzünden yatağı kirletmiştim. Havanın ne kadar ağırlaştığını, o odanın nasıl koktuğunu hissediyordum. Çaresizlikten, utançtan ve iğrençlikten ölmek istiyordum. Kendi öz kızımın “Kokuna dayanamam” dediği o iğrenç halde, Zeynep’in merhametine kalmıştım.
Kapı yavaşça açıldı. Zeynep odaya girdi. Durumu fark ettiğinde gözlerimi sımsıkı yumdum. Bana bağıracağını, “Bu saatte beni bu pislikle mi uğraştırıyorsun, Allah belanı versin” diyerek beni aşağılayacağını bekliyordum. Hatta belki de beni o pisliğin içinde sabaha kadar bırakıp ceza verecekti.
Ama öyle olmadı. Zeynep tek kelime etmeden odadan çıktı. Birkaç dakika sonra elinde ılık su dolu bir leğen, en yumuşak havlular ve temiz çamaşırlarla geri döndü. Yüzünde zerre kadar bir tiksinti, bir öfke veya intikam hırsı yoktu. Yanıma yaklaştı. Benim titreyen bedenimi incitmeden, adeta bir bebeğe dokunur gibi nazikçe çevirdi. Kendi canımdan olan kızlarımın iğrendiği o bedeni kendi elleriyle tertemiz sildi, temizledi, pudraladı ve bana o mis gibi kokan temiz çamaşırları giydirdi.
İşini bitirdiğinde, benim gözlerimden süzülen yaşlar yastığımı sırılsıklam etmişti. Konuşamıyordum ama gözlerimle ondan af diliyordum. Zeynep yatağın kenarına oturdu, o çok eziyet ettiğim yorgun elleriyle saçlarımı okşadı. Yüzünü yüzüme yaklaştırdı ve kulağıma o an beni utancımdan öldüren, kibrimi yerle bir eden o tek cümleyi fısıldadı:
“Kendi öz kızlarının iğrendiği bu yatakta benim eşimin cenneti yatıyor anne; sen bana yıllarca cehennemi yaşatmış olsan da, ben kocamın cennetini o pisliğin içinde asla bırakmam.”
O an boğazımdan öyle acı bir hıçkırık koptu ki, tüm oda inledi. O tek cümle, hayatım boyunca okuduğum tüm kitaplardan, duyduğum tüm vaazlardan daha büyük bir tokat gibi çarptı yüzüme. Kendi kanımdan olanlar beni terk ederken, kan bağı olmayan ama kalbinde Allah korkusu ve devasa bir merhamet taşıyan bu kadın beni hayata bağlamıştı. Ben yılları koca bir yalanla, sahte sevgilerle ve kör bir kibirle harcamıştım. Asıl düşmanımın Zeynep değil, kendi kalbimdeki o karanlık olduğunu çok acı bir şekilde öğrenmiştim.
O yatakta yıllarca yaşadım. Ve Zeynep bana bir gün bile of demeden, o ilk geceki şefkatiyle baktı. Her altımı temizlediğinde, her yemeğimi yedirdiğinde içimden binlerce kez Allah’a yalvardım; “Benim günahlarımı affet ve bu melek kadını iki cihanda da aziz eyle” diye. Çünkü anladım ki; asıl evlat, seninle aynı kanı taşıyan değil, sen en çaresiz anında düştüğünde kanatsız bir melek gibi gelip senin yaralarını sarandır.
