“Size iki yıl,” dedi Kemal. “Bu süre içinde çalışmak zorunda değilsiniz. İsterseniz eğitiminize devam edersiniz. Elif için özel bir bakım ve eğitim planı hazırlanır. Sonra karar verirsiniz.”
Zeynep’in aklı karışmıştı. Bu, gerçek olamayacak kadar büyüktü.
“Peki neden ben?” diye sordu son bir kez.
Kemal durdu. “Çünkü bazı insanlar yardım istemez,” dedi. “Ve biz en çok onları kaybederiz.”
O gün Zeynep eve döndüğünde sabaha kadar uyuyamadı. Teklif, mantığının kabul etmeye yanaşmadığı ama kalbinin susturamadığı bir şeydi. Annesiyle konuştu. Güvendiği bir arkadaşıyla paylaştı. Herkes aynı şeyi söyledi: “Çok iyi olamayacak kadar iyi.”
Ama Zeynep, Elif’i uyurken izlediğinde başka bir şey düşündü. Bu hayatın ona sunduğu tek çıkış kapısı bu olabilir miydi?
Bir hafta sonra Kemal’i tekrar aradı.
“Konuşabilir miyiz?” dedi sadece.
Bu konuşmadan sonra süreç başladı. Belgeler imzalandı. Avukatlar devreye girdi. Her şey resmiydi. Şeffaftı. Korkutucu derecede düzenliydi.
Üç ay sonra Zeynep, işinden ayrıldı. Elif yeni bir bakım programına başladı. Küçük bir evden, ışık alan bir daireye taşındılar. Hayat yavaş yavaş nefes alır hâle geldi.
Zeynep hâlâ her şeyin gerçek olduğuna alışamamıştı. Ama bir şeyi çok net biliyordu:
O gece, o uçakta, yorgunluktan gözlerini kapattığında…
Sadece uyumamıştı.
Bir dönemi kapatmıştı.
Ve hâlâ, bazen Elif’i izlerken o ilk anı hatırlıyordu.
Bir yabancının omzu.
Bir annenin çaresizliği.
Ve tek bir cümle:
“İzin verir misiniz?”