Kadın bir anda irkildi, belini tuttu. Murat alaycı bir sesle konuştu:
“Boş ver, Zeynep de öyle yapıyor. Sırtım ağrıyor, belim ağrıyor… Hepsi numara.”
Zeynep’in nefesi kesildi. Sırtındaki ağrı o an daha da şiddetlendi. Ama bu fiziksel değildi artık. İçinde bir şeyler kopuyor, yerle bir oluyordu.
Kamerayı kapattı. Tablet kucağından yere düştü. Bebeğin ağlamasıyla irkildi. Onu kucağına aldı. Minik beden sıcağıyla ona tutunurken Zeynep ilk kez şunu düşündü: Ben yalnız değilim. Ama yalnız bırakıldım.
O gece uyumadı. Sabah Murat mutfakta kahvesini içerken yüzüne baktı. Artık başka bir yüz görüyordu. Sözleri, mimikleri, hatta sessizliği bile yalanla kaplıydı.
“Ben anneme gideceğim,” dedi sakince.
“Niye şimdi?” dedi Murat, umursamazca.
“Çünkü sırtım ağrıyor.”
Murat güldü. “Hâlâ mı?”
Zeynep cevap vermedi. Eşyalarını topladı, bebeği arabasına yerleştirdi. Kapıdan çıkarken Murat arkasından seslendi:
“Bu tripler de ne zaman bitecek?”
Zeynep döndü. İlk kez gözlerinin içine bakarak konuştu:
“Benim sırtım değil Murat… Senin vicdanın sakat.”
Kapıyı kapattı.
Annesinin evinde günler geçti. Zeynep doktora gitti. MR çekildi. Sonuç açıktı: Doğum sırasında oluşmuş ciddi bir omurga zedelenmesi. Fizik tedavi, uzun bir iyileşme süreci gerekiyordu.
Ama Zeynep o odadan ağlayarak çıkmadı. Garip bir şekilde rahattı. Çünkü sonunda acısının adı vardı. İnkar edilmiyordu.
Bir ay sonra Murat’tan mesaj geldi. Özürler, bahaneler, “yanlış anladınlar.” Zeynep cevap yazmadı. Sadece avukata gitti. Kameranın kayıtlarını delil olarak sundu.
Boşanma süreci sessiz ama net ilerledi.
Aylar sonra Zeynep bebeğini parkta sallarken sırtı hâlâ ağrıyordu. Ama artık bu ağrı ona şunu hatırlatıyordu: Kendi bedenini, sezgilerini ve gerçeği görmezden gelmediği günü.
Kamerada izlediği o an dünyasını yıkmıştı belki…
Ama enkazın içinden, ilk kez gerçekten kendisi çıkmıştı.