
“Pelin… bana kızgınsın, biliyorum. Haklısın. Ama yemin ederim bunu… seni cezalandırmak için yapmadım.” Kapının aralığından içeri bakmaya çalışıyordu, sanki bir şey kontrol ediyordu.
Derya sertçe araya girdi: “Senin bahaneni dinlemeyeceğiz. Ne istiyorsun?”
Kemal bir an Derya’ya baktı, sonra tekrar bana. “Ev… ev artık güvenli değil. Kilidi değiştirmemin sebebi buydu. Ama yetmedi. Yeterli olmadı.” Sesini düşürdü. “Benim yüzümden… biri sizi bulabilir.”
Bedenim buz kesti. “Kim?” dedim, sesim zor çıktı. “Kim bizi bulacak?”
Kemal dudaklarını ısırdı, gözlerini kaçırdı. “Ben… bir hata yaptım. Büyük bir hata.” Bir an, yıllardır tanıdığım adamın değil de, bambaşka birinin gözlerine bakıyormuşum gibi hissettim. “Doğumdan önce… bazı borçlarım vardı. Kapatabileceğimi sandım. Bir iş ayarladım, kısa yoldan para kazanacağımı düşündüm. Ama…” Boğazı düğümlendi. “Yanlış insanlarla.”
Derya sinirle kollarını bağladı. “Ne borcu, ne işi? Saçmalama!”
Kemal sanki Derya’yı duymadı. “Hastanedeyken beni aradılar. Evin adresini biliyorlar. Beni bulamazlarsa… seni bulacaklar dediler.” Sesi titredi. “Seni ve bebeği.”
O an zaman durdu. İçimdeki bütün öfke, yerini tarifsiz bir korkuya bıraktı. Ama hemen ardından başka bir duygu yükseldi: İhanet. Yine ihanet.
“Yani,” dedim dişlerimi sıkarak, “ben doğumdan çıkmışım, bebeği kucağıma almışım… senin yüzünden kapıda kalıyorum ve bunu ‘korumak’ diye mi anlatıyorsun?”
Kemal gözlerini kapattı. “Haklısın. Ben bunu daha doğru yapmalıydım. Sana söylemeliydim. Ama panikledim. Seni korkutmak istemedim.” Başını kaldırdı. “Pelin, bana inan. Kapıyı açmadım çünkü… eğer seni içeri alırsam, evde olacağını bileceklerdi. Sizi başka yere götürmek için zaman kazanmaya çalıştım.”
“İki gün boyunca?” diye fısıldadım. “Ben hastanede yatarken ortada yoktun.”
Kemal’in sesi kısıklaştı. “Onlarla görüşmeye gittim.”
Derya bir adım öne çıktı. “Ne görüşmesi? Bizi mi pazarladın?”
Kemal bir anda hiddetlendi. “Hayır!” Yumruğunu duvara vurdu, sonra hemen kendini toparladı. “Hayır… onları oyaladım. ‘Para bulacağım’ dedim. Bir gün süre aldım.” Kapıya daha da yaklaştı, zincire takılmasa içeri girecek gibi. “Ama bugün… süre doldu.”
Bebeğim kucağımda kıpırdandı. Ben onun küçücük başını öptüm. İçimde bir ses “Kaç” diyordu. Başka bir ses “İnanma” diyordu. Ama Kemal’in gözlerindeki panik gerçekti. Bir aktör gibi değildi. Bir adam gibi… çırpınıyordu.
“Ne istiyorsun?” dedim. “Buraya neden geldin?”
Kemal yutkundu. “Sizi buradan çıkarmaya. Hemen.” Elini cebine attı, bir şey çıkardı. Anahtarlar. “Arabanın anahtarı. Yakındaki benzinliğin arkasında park ettim. Görünmesin diye.” Sonra cüzdanını çıkardı. “Nakit var. Telefonlarınızı kapatın. Konum açık kalmasın.” Sesini daha da düşürdü. “Polise gidemeyiz, Pelin.”
“Ne demek gidemeyiz?” dedi Derya.
Kemal’in gözleri karardı. “Çünkü o iş… yasal değildi. Ve ben… isim verdim.” Bunu söylerken sanki içi parçalandı. “Kendi adımı vermedim. Biliyor musunuz kimi verdim?” Bana baktı. “Seni.”
Derya’nın ağzı açık kaldı. Ben ise, nefes almayı unuttum.
“Ne…?” diyebildim.
Kemal iki elini başına götürdü. “Sadece isim… sadece isim. ‘Eşim Pelin’ dedim. Onlar da ‘Adres?’ dedi.” Sesini yutkunarak sürdürdü. “Biliyorlardı zaten. Ama… ağzımdan çıkması… onları daha da cesaretlendirdi.” Gözleri doldu. “Ben… ben seni tehlikenin içine soktum.”
Öfkem o an bir volkan gibi patladı. Kapıya doğru atıldım ama Derya kolumdan tuttu. Zincir olmasa Kemal’in yüzüne vururdum.
“Sen… beni sattın mı?” dedim hıçkırarak. “Ben doğum yaparken… sen beni sattın mı?”
Kemal dizlerinin üzerine çöktü. Kapının önünde, apartman boşluğunda diz çöktü. “Hayır. Asla. Ben sizi korumaya çalışıyorum.” Başını kaldırdı, gözleri yalvarıyordu. “Pelin, bana nefret et. Beni bırak. Ama bebeğimizi—” Cümlesi yarıda kesildi.
Çünkü apartman girişinden bir ses geldi.
Ağır, tok bir ses. Bir adam sesi.
“Kemal?”
Hepimiz donduk.
Kemal’in yüzündeki kan çekildi. Derya refleksle kapıyı kapatmaya yeltendi ama Kemal eliyle durdurdu. “Hayır,” diye fısıldadı. “Kapıyı kapatma. Panik yapma.”
Merdivenlerden ayak sesleri geliyordu. Yavaş ama kararlı. Birisi yukarı çıkıyordu.
Kemal bana baktı. “Şimdi dinle,” dedi, sesi taş gibi sertleşmişti. “Siz arka odadan çıkın. Pencereden yangın merdivenine.” Derya’ya döndü. “Sen bebeği al. Pelin ayakta kalamaz.” Sonra tekrar bana baktı. “Ben onları burada tutacağım.”
“Hayır!” diye fısıldadım. “Ben seninle—”
“Pelin!” diye ilk kez yüksek sesle konuştu. “Bebeğimiz var. Onu seç.”
Bebeğim, sanki seslerden korkmuş gibi sessizleşti. Derya gözlerimin içine baktı. O an ikimiz de aynı şeyi düşündük: Mantık yoktu, zaman yoktu. Sadece hayatta kalmak vardı.
Derya bebeği kucağıma uzattı, sonra hemen geri aldı. “Ver bana,” dedi. “Sen düşersin.”
Ben titreyen ellerimle bebeğin üzerindeki battaniyeyi düzelttim. “Derya,” dedim, “dikkat et.”
Derya arka odaya doğru hızla yürürken, ben bir adım attım ama doğum sonrası ağrım bacağıma saplandı. Nefesim kesildi. Derya koluma girdi, beni sürükler gibi götürdü.
Kapının arkasında Kemal’in sesi duyuldu: “Dur! Burada değil. Onlar burada değil!”
Sonra o adamın sesi… daha yakın: “Bize yalan söyleme.”
Arka odaya vardık. Derya perdeyi bir hamlede açtı. Yangın merdiveni, pencereden bir adım uzaklıktaydı. Soğuk hava yüzüme çarptı. Derya bebeği göğsüne bastırıp önce kendisi çıktı. Sonra elini uzattı.
“Pelin, hadi!”
Ben pencerenin kenarına çıktım, ayaklarım titriyordu. Tam o sırada içeriden bir gürültü geldi. Kapının zinciri zorlandı. Derya’nın yüzü bembeyaz oldu.
“Çabuk!” dedi.
Ben bir adım attım. Yangın merdiveninin demiri buz gibiydi. Parmaklarım uyuştu. Ama aşağıda bir sokak lambası yanıyordu ve aşağıdan geçen bir arabanın sesi geliyordu. Hayat hâlâ akıyordu. Ben de akmalıydım.
O anda içeriden Kemal’in bağırışı duyuldu: “Koşun!”
Bir cisim duvara çarptı, ardından kısa bir sessizlik… ve sonra bir çığlık. Kemal’in mi, başkasının mı anlayamadım.
Derya merdivenden aşağı inerken bebeğin başını koruyordu. Ben de peşinden inmeye başladım. Her basamakta içimde bir şey yıkılıyordu. Çünkü kaçıyordum. Evimden, hayatımdan… ve Kemal’den.
Aşağı indiğimizde Derya beni binanın arkasına çekti. “Araç nerede?” diye fısıldadı.
Kemal’in dediği benzinlik… hemen köşedeydi. Sokağın ucunda tabela ışığı titriyordu. Derya bebeği daha da sıkı sardı. “Koş,” dedi.
Bacaklarım ağrıyordu ama yürüdüm, sonra koştum. Benzinliğin arkasına döndüğümüzde siyah bir araba duruyordu. Anahtarlar Derya’nın elindeydi. Kapıyı açtı, bebeği arka koltuğa yerleştirdi. Ben de kendimi ön koltuğa attım.
Tam kapıyı kapatacakken, apartman tarafında bir gölge belirdi. Biri koşuyordu. Ardından ikinci bir gölge. Sesler… bağırışlar.
Derya arabanın kapısını çarptı, kontağı çevirdi. Motor bir an öksürür gibi yaptı, sonra çalıştı. Araba harekete geçtiğinde ben arkamı dönüp baktım.
Kemal, sokağın köşesinde görünmüştü.
Gömleği yırtılmış, yüzünde kan vardı. Ama ayaktaydı. Elini kaldırdı, “Git!” diye bağırdı. Sonra arkasındaki adamlar ona doğru atıldı.
Ben çığlık attım. “Dur!” dedim Derya’ya. “Dur, onu alalım!”
Derya gözlerini yoldan ayırmadan, dişlerini sıktı. “Pelin, sen onun için durursan… bebeğin için duramazsın.”
Sözleri bir bıçak gibi kesti içimi.
Araba hızlandı. Sokaklar birbirine karıştı. Işıklar uzadı, gecenin içine aktı. Bebeğimin nefesi arkadan ince ince geliyordu. Ben başımı dizlerimin arasına aldım, ağladım. Kızgınlık, korku, ihanet… hepsi birbirine girmişti.
Dakikalar sonra Derya bir ara sokağa daldı, arabayı kenara çekti. Titreyen elleriyle telefonu çıkardı. “Şimdi polisi arayacağım,” dedi.
Ben başımı kaldırdım. “Kemal ‘aramayın’ dedi.”
Derya bana baktı. “Kemal şimdi orada tek başına,” dedi. “Ya gerçekten bir şey olursa?”
İçimdeki fırtına, bir an için durdu. “O bunu hak etti,” demek istedim. “Bizi mahvetti,” demek istedim. Ama ağzımdan şu çıktı:
“Onu… bebeği için…” Sesim kırıldı. “Onu bırakamam.”
Derya numarayı çevirdi. “Alo, polis mi? Bir adam saldırıya uğruyor. Adres…” dedi, hızla apartmanın bulunduğu yeri tarif etti.
Ben o sırada arka koltuğa döndüm. Bebeğim uyumuştu. Minik elleri yumruk olmuştu; tıpkı Kemal’in kapıyı yumrukladığı gibi. O an içimden bir cümle geçti: Bu çocuk, bizim hatalarımızın bedelini ödememeliydi.
Telefon kapanınca Derya derin bir nefes aldı. “Şimdi ne yapacağız?” diye sordu.
Ben ön cama baktım. Sabahın ilk soluk ışığı ufukta belirmeye başlamıştı. “Hayatta kalacağız,” dedim. “Ve bu işin içinden çıkacağız.”
Derya başını salladı. “Kemal ne olacak?”
Boğazım düğümlendi. Birkaç saniye sessiz kaldım. Sonra yavaşça konuştum:
“Eğer yaşıyorsa… önce gerçeği anlatacak. Sonra da… bizi bir daha asla yalnız bırakmayacak.”
O an telefonum titredi. Ekranda tek bir mesaj belirdi. Numara kayıtlı değildi.
“Arabanızı görüyoruz. Benzinlik. Şimdi sıradaki sizsiniz.”
Kanım çekildi. Derya’ya baktım. Derya da ekrana baktı. Bir saniye içinde ikimiz de aynı şeyi yaptık: Nefesimizi tuttuk.
Çünkü anladık… Kemal’in “ölüm kalım” dediği şey daha yeni başlıyordu.
Ama bu kez yalnız değildik. Artık kaçmaktan başka bir hedefimiz vardı: Bebeğimizi korumak.
Derya gaz pedalına bastı. Araba yeniden yola fırladı. Ben arka koltuğa uzanıp bebeğimin üstünü örttüm ve fısıldadım:
“Kim gelirse gelsin… seni bırakmayacağım.”
Ve işte o an, ilk kez hissettim: Korkuyordum, evet. Ama artık sadece kırgın bir kadın değildim. Anneydim.
Ve anneler… gerektiğinde savaşı da öğrenirdi.
SON