
Yeni Doğan Bebeğim Acilde Ağlarken, Rolex’li Bir Adam “Yardımı Hak Etmiyorsun” Dedi… Doktorun Cevabı Odayı Susturdu
Gece yarısı, üç haftalık bebeğimle acil servisin soğuk bekleme salonunda otururken tek düşündüğüm şey onun hayatta ve güvende olmasıydı. Uykusuzluktan gözlerim yanıyor, kollarımda ateş gibi yanan minik bedenini sakinleştirmeye çalışıyordum.
Ben Zeynep. Yalnız bir anneyim. Kızım Elif, bu dünyaya geleli henüz 6 ay oldu. Babası hamile olduğumu öğrendiği gün çekip gitti, ailemi ise yıllar önce bir kazada kaybettim. O gece üzerimde lekeli pijamalarım, ayağımda alelacele giyilmiş spor ayakkabılar vardı. Umurumda bile değildi. Tek isteğim, bir doktorun kızımı görmesiydi.
Elif saatlerdir durmadan ağlıyordu. Ateşi yükselmişti ve içimde büyüyen korku beni boğuyordu. Tam o sırada bekleme salonunda sert bir ses yankılandı.
“Bu ne rezalet! Daha ne kadar bekleyeceğiz?”
Başımı kaldırdığımda, pahalı takım elbiseli, bileğinde parlayan altın bir Rolex olan bir adamla göz göze geldim. Koltuğuna yayılmış, sabırsızca masaya parmaklarını vuruyordu. Sonra gözlerini bana ve kucağımdaki bebeğe dikti.
“Gerçekten öncelik bu mu? Sokaktan gelmiş gibi görünen bir kadın ve susmayan bebeği mi? Bizim zamanımızın hiç mi değeri yok?”
Oda bir anda sessizliğe gömüldü. Kimse konuşmadı. Hemşire gözlerini kaçırdı, diğer hastalar başlarını öne eğdi. Adam durmadı.
“Vergi veren insanlar burada bekliyor, ama sistem böylelerine çalışıyor,” dedi küçümseyerek.
Yorgunluğum, korkum ve öfkem bir noktada taştı. Sakin ama titreyen bir sesle konuştum:
“Burada olmayı ben de istemedim. Bebeğim hasta. Korkuyorum. Ama isterseniz, pahalı saatinizin size ne kadar değerli olduğundan biraz daha bahsedin.”
Adam alaycı bir gülümsemeyle karşılık verecekti ki…
Acil servisin kapıları aniden açıldı.
İçeri giren doktor, önce ağlayan bebeğe, sonra bana, ardından Rolex’li adama baktı. Yüzündeki ifade bir anda değişti. Ağzını açtı ve söylediği ilk cümle… O anda herkesin rengi değişti...
Doktorun adımı duyunca gözleri bir anlığına büyüdü; sonra Elif’e doğru hızla yürüdü. Üzerindeki beyaz önlüğün cebinden stetoskopunu çıkarırken sesi net ve sakindi ama o sakinlik, acil bir şeylerin yaklaşmakta olduğunu hissettiriyordu.
“Bebeği hemen bana verin,” dedi.
Kucağımda kıvranan Elif’i uzatırken ellerim titredi. “Ateşi var… Saatlerdir ağlıyor… Ne olur—”
Doktor, Elif’i ustalıkla kucağına aldı. Parmak uçlarıyla minik alnını yokladı, sonra boynunu ve göğsünü dinledi. Elif’in ağlaması bir an bile kesilmiyordu; sesi kısılmış, nefesi düzensizdi.
Doktorun yüzünde, biraz önceki “normal nöbet” ifadesi yoktu artık. Gözleri hızlı hızlı tarıyor, bir şeyleri birbirine bağlıyordu. Hemşire masasındaki görevliye dönmeden önce başını hafifçe eğdi.
“Monica… pardon, Merve Hemşire,” dedi, ismini rozetten okur gibi, “Beni resüsitasyon odasına hazırlayın. Bebek acil.”
Bekleme salonunun havadaki ağırlığı bir anda değişti. İnsanlar hareket etmeye başladı; birisi yerinden kalktı, bir başkası duvara yaslandı. Ben bir adım ileri atacakken doktor göz ucuyla bana bakıp konuştu:
“Anne, siz de geliyorsunuz. Sakin kalmaya çalışın. Hemen.”
Tam o sırada Rolex’li adam öne doğru eğildi. Sanki nihayet sahne ona dönmüş gibi. Boğazını temizledi ve bir adım atıp doktorun önünü kesmeye çalıştı.
“Doktor bey, ben iki saattir bekliyorum. Özel muayenehane doluydu diye buraya geldim. Bu kadar acilse bile sıraya saygı diye bir şey var. Benim de—”
Doktor hiç durmadı. Elif’i kucağında tutarken adama bir kez baktı. Bakışı keskin değildi; daha çok, gereksiz bir şeyi görüp yoluna devam eden birinin bakışıydı. Ama söylediği cümle, odanın içinde bıçak gibi yankılandı devamı sonrki syfda...