Cümleyi bitirmedi ama anlamıştım.
Köpeği yavaşça kucağıma aldım. Hafifti… fazla hafif. Ama bana direnmedi. Sadece başını kaldırıp çocuğa baktı.
Çocuk da ona baktı. Konuşamadı. Sadece parmaklarını hafifçe oynattı.
— Söz verdim, dedim sessizce. Ona iyi bakacağım.
Köpekle birlikte odadan çıktım. Kapı kapandığında içimde bir ağırlık çöktü.
Ama asıl beklenmedik olan bundan sonra oldu.
Daha hastanenin kapısından çıkmamıştım ki köpek birden huzursuzlanmaya başladı. Kucağımda kıpırdandı, hafifçe inledi. Sanki geri dönmek istiyordu. Önce önemsemedim. Ama sonra… bir şey fark ettim.
Boynunda ince bir ip vardı. Ucunda küçük, katlanmış bir kâğıt.
Köpeği yere indirdim, notu çözdüm.
Titrek bir yazıyla yazılmıştı:
“Eğer bunu okuyorsan… lütfen onu yalnız bırakma. O karanlıktan korkar. Adı Karadır. Ama aslında hiç karanlık değildir.”
Boğazım düğümlendi.
Tam o anda, yukarıdan bir koşuşturma sesi geldi. Bir hemşire aceleyle yanımdan geçti. Ardından başka biri…
İçime kötü bir his çöktü. Geri dönmek istedim. Ama durdum.
Dakikalar sonra, aynı hemşire geri geldi. Yavaşlamıştı. Yüzü değişmişti.
Bana baktı. Sonra köpeğe.
Hiçbir şey demedi ama anlamıştım.
O gün hastaneden sadece bir köpekle çıkmadım.
Bir sözle çıktım.
Karayı eve götürdüm. İlk günler hiç yemek yemedi. Sürekli kapıya baktı. Gece olunca titredi. Yanına oturdum. Konuştum. Bekledim.
Günler geçti.
Bir sabah… ilk kez kuyruğunu salladı.
O an anladım.
Ben onu kurtarmamıştım.
O çocuk, bana neyin önemli olduğunu öğretmişti.
Ve ben ilk kez… gerçekten bir şeye sahip çıkıyordum.