Evet, o Selma'ydı. Tam sekiz yıl önce, annesiyle boşandığımızda ardımda bıraktığım, sadece bayramlarda telefonla arayıp sesini duyduğum kendi öz kızımdı. Kariyer hırsım, kendi içsel kaçışlarım ve bencilliğim yüzünden ondan o kadar uzaklaşmıştım ki, kendi evladımı yağmurun altında gördüğümde tanıyamamıştım bile. Benim adım Kerem'di ve ben bu hayatta en çok babalık sınavında sınıfta kalmıştım.
"Selma'm... Kızım..." dedim yutkunarak, ona doğru uzanmak istedim ama ellerimi nereye koyacağımı bilemedim. "Ne kuyusu bir tanem? Ne demek istiyorsun? Sana kim zarar verdi?"
Selma'nın gözlerinden süzülen yaşlar, yağmur damlalarına karışıyordu. Yüzünde fiziksel bir acıdan ziyade, yılların biriktirdiği o devasa terk edilmişliğin hüznü vardı.
"Sen gittin," dedi titreyen ama hesap soran bir sesle. "Ben beş yaşındaydım. Beni oyuncaklarımla, okul çantalarımla, her akşam kapıya bakıp seni bekleyen o küçük kalbimle o koca dünyanın ortasında dipsiz bir kuyuya bıraktın. O kuyu kimsesizlikti baba. Yokluğundu. Her doğum günümde, her okul müsameresinde o kuyunun dibinden yukarıya doğru sana seslendim. 'Baba buradayım, beni gör, beni çıkar buradan' diye bağırdım. Ama sen sadece para gönderdin. Sesimi hiç duymadın. Beni o sessizlik kuyusunda yapayalnız bıraktın."
Sözcükleri birer tokat gibi yüzüme çarpıyor, ruhumun en derinlerindeki o suçluluk duygusunu kanatıyordu. Haklıydı. Hiçbir fiziksel şiddet, bir çocuğun ruhunda açılan bu terk edilmişlik yarası kadar derin olamazdı. Onu tehlikelerden korumakla övünürken, aslında onu en büyük tehlikenin, sevgisizliğin ortasına kendi ellerimle bırakmıştım.
Dizlerimin üzerine, arabanın o daracık zeminine doğru çöktüm ve başımı onun dizlerine yasladım. Yıllardır içimde tuttuğum, yüzleşmekten korktuğum o devasa pişmanlık, gözyaşları halinde sel olup akmaya başladı.
"Beni affet," diye hıçkırdım çocuk gibi ağlayarak. "O kadar korkak, o kadar bencil bir adamdım ki... Baba olmanın sorumluluğundan kaçarken seni o kuyuya kendi ellerimle ittiğimi göremedim. Senin o güzel kalbini, o küçük ellerini hiç hak etmedim. Ama yemin ederim, eğer bana bir şans verirsen... Eğer benim tekrar baban olmama izin verirsen, ömrümün sonuna kadar o kuyunun başında bekleyeceğim. Seni oradan çıkarmak için, o karanlığı aydınlatmak için ne gerekiyorsa yapacağım."
Arabada sadece benim hıçkırıklarım ve yağmurun sesi yankılanıyordu. Bir süre hiç tepki vermedi. Hak etmiştim. Ancak dakikalar sonra, başımın üzerinde o küçük, soğuk elleri hissettim. Selma'nın parmakları usulca saçlarımın arasında geziniyordu.
"Bugün annemle kavga ettim, evden kaçtım," dedi fısıltıyla. "Yağmurun altında yürürken, sadece 'Keşke babam gelse ve beni kurtarsa' diye dua ediyordum. Sonra senin araban durdu. Seni ilk gördüğümde tanıdım baba. Ama sen beni tanımadın."
Başımı kaldırıp onun yaşlı, kızarmış gözlerine baktım. "Bir daha asla," dedim ellerini sımsıkı tutarak. "Bir daha asla seni tanımamazlık etmeyeceğim, seni o karanlıkta bırakmayacağım. Söz veriyorum."
Selma yavaşça öne eğildi ve kollarını boynuma doladı. O an, yıllardır içimde taşıdığım o ağır yükün yavaş yavaş eridiğini hissettim. O derin, karanlık kuyu artık kapanıyordu. Kızımı göğsüme sımsıkı bastırdığımda, dışarıdaki fırtına ne kadar şiddetli olursa olsun, ikimizin de sonunda gerçekten eve döndüğümüzü biliyordum.