“Az önce birlikte olduğunuz genç hanım…”
Bir an boğazım kurudu.
“…arkadaki özel salonda bekliyor.”
Ne dediğini anlayamadım. “Tuvalete gitmedi mi?”
Adam şaşkın baktı. “Hayır, özel odaya geçti. Sizi çağırıyor.”
Beynimin içi uğuldadı. Bir tuzak mıydı? Yoksa yeni bir oyun mu?
Titreyen adımlarla tekrar içeri girdim. Restoranın arka kısmına, daha önce fark etmediğim bir kapıya yönlendirdiler. Kapı açıldı.
Ve içeride yaklaşık on beş kişi vardı.
Ailemiz.
Eşim, kayınvalidem, birkaç akraba… Ve ortada o.
Masada küçük bir pasta duruyordu. Üzerinde yazan cümleyi görünce nefesim kesildi:
“İyi ki hayatımıza girdin.”
O bana doğru yürüdü. Bu kez gözlerimin içine bakıyordu. Gerçekten.
“Biliyorum,” dedi, sesi titreyerek. “Sana çok kötü davrandım. Uzun süre seni kabullenemedim. Babamın yerini aldığını düşündüm. Ama zamanla şunu fark ettim… Annem yeniden gülmeye başladı. Ve bunun sebebi sensin.”
Boğazım düğümlendi.
“Bu yemeği bilerek abarttım,” dedi hafifçe gülerek. “Sinirlenecek misin diye merak ettim. Ama asıl plan buydu. Seni özel odaya yönlendireceklerdi. Özür dilemek için herkes burada.”
Bir an önceki öfkem yerini tarifsiz bir hafifliğe bıraktı. O bana sarıldı. İlk kez.
O an anladım ki bazen insanlar sevgiyi hemen gösteremez. Bazen kırgınlık, kayıp ve korku sevginin önüne duvar örer. Ama sabır, o duvarı yavaş yavaş çatlatır.
O akşam pahalı bir hesap ödemiş olabilirim. Ama karşılığında yıllardır beklediğim bir şeyi kazandım.
Kabul edilmeyi.
Ve ilk kez gerçekten “baba” gibi hissettim.