Üvey kızım beni hiçbir zaman sevmedi. En azından ben hep öyle hissettim. Evlendiğimiz ilk günden itibaren aramızda görünmez, kalın bir duvar vardı. Ben ne zaman yaklaşmaya çalışsam o geri çekildi. Önce kısa cevaplar, sonra kapalı kapılar… En sonunda da tam bir sessizlik. Aylarca, belki de bir yıl boyunca tek bir kelime etmedi bana. Aynı evin içinde yabancı gibiydik.
Yine de içimde küçük bir umut vardı. İnsan umudu kolay kolay bırakamıyor.
Bir akşam, hiç beklemediğim bir anda telefonum çaldı. Ekranda onun adı yazıyordu. Kalbim göğsümden çıkacak gibi oldu. Açtığımda sesi şaşırtıcı derecede neşeliydi.
“Yarın akşam müsait misin? Seninle güzel bir yerde yemek yemek istiyorum.”
Şaşkınlıktan birkaç saniye konuşamadım. Sonunda “Tabii ki” diyebildim. O an içimde yıllardır kuruduğunu sandığım bir şey filizlendi. Belki de sonunda konuşmaya hazırdı. Belki artık beni kabullenmişti.
Ertesi akşam söylediği lüks restorana gittiğimde, cam kenarındaki masada oturuyordu. Şık giyinmişti. Yüzünde gergin ama yapay olmayan bir gülümseme vardı. Oturduğumda hafifçe başını salladı.
Garson geldiğinde menüye sadece birkaç saniye baktı. Sonra en pahalı yemekleri tek tek sipariş etmeye başladı: iki kişilik özel kebap, on şiş ciğer, mezeler, özel içecekler… Masamız kısa sürede donatıldı. Normalde bu kadar abartılı sipariş vermezdi. Ama ben ses etmedim. O akşam paranın hiçbir önemi yoktu. Yeter ki aramızdaki buzlar erisin.
Fakat garip bir şey vardı.
Konuşmuyordu.
Ben geçmişten, işten, annesinden, çocukluğundan bahsetmeye çalıştım. Kısa, kesik cevaplar verdi. Göz teması kurmuyordu. Sürekli telefonuna bakıyor, bazen de omzumun arkasına doğru göz gezdiriyordu. Sanki birini bekliyordu. Sanki asıl amacı benimle konuşmak değildi.
İçimde hafif bir huzursuzluk oluştu ama bunu bastırdım. “Belki heyecanlıdır” diye düşündüm. “Belki nasıl başlayacağını bilmiyordur.”
Yemekler geldi, yedik. O iştahlıydı. Benim boğazımdan lokmalar zor geçiyordu.
Sonra hesap geldi.
Kartımı cüzdanımdan çıkarmaya hazırlanıyordum ki aniden öne eğilip garsona bir şeyler fısıldadı. Garson başını salladı. O da aceleyle ayağa kalktı.
“Tuvalete gitmem lazım,” dedi.
Ve gitti.
Beş dakika geçti. On dakika geçti. Telefonunu aradım. Kapalıydı.
Gerçek yavaş yavaş içime çöktü. Hesap önümde duruyordu. Devasa bir tutar. İnsan bir an yanlışlık olduğunu düşünmek istiyor ama yoktu. Her şey ortadaydı.
Ödedim.
Restorandan çıktığımda göğsümde ağır bir boşluk vardı. Kırgınlık, öfke, hayal kırıklığı… Ama en çok da aptallık hissi. Yıllarca beklediğim şey, sadece pahalı bir yemek faturasına dönüşmüştü.
Tam kaldırıma adımımı atmıştım ki arkamdan yüksek bir ses duydum.
“BEYEFENDİ!”
Refleksle döndüm. Restoranın kapısında iki güvenlik görevlisi vardı. İçlerinden biri hızla bana doğru geliyordu. Kalbim tekrar hızlandı. “Ne oldu?” diye sordum devamı icin sonrki syfaya gecinz...