Adam cebinden küçük bir fotoğraf çıkardı ve bana uzattı. Fotoğrafta en fazla on yaşlarında bir çocuk vardı. “Bu oğlum,” dedi. İçimde bir burukluk oluştu. “Uçak kazasında kayboldu.” Başım istemsizce eğildi. “Başınız sağ olsun.” Adam başını salladı. “Yıllar önce bu şehirde bir uçak düştü. Resmi kayıtlara göre kurtulan olmadı. Ama ben buna hiç inanmadım.” Şaşkınlıkla yüzüne baktım. “Neden?” Adam cebinden küçük, yanmış bir metal parça çıkardı. Parçanın üzerinde titrek harflerle kazınmış bir kelime vardı: “Baba.” “Bu benim oğlumun yazısı,” dedi. Kalbim hızlandı. “Bunu kazadan birkaç ay sonra biri bana gönderdi. Kim olduğunu hiç öğrenemedim.”
Terminalin camından piste bakarken adamın sesi alçaldı. “O günden sonra her uçuşta aynı şeyi yapıyorum. Kazanın olduğu rotayı izliyorum. Belki bir gün bir iz görürüm diye.” Tam o sırada pistin uzak köşesinde bir hareket oldu. Bir kurtarma aracı durmuş, etrafında birkaç görevli toplanmıştı. Adam bir anda dondu. “Orada,” diye fısıldadı. Camdan baktım. Görevlilerin ortasında küçük bir çocuk duruyordu. Üzerinde eski bir uçuş yeleği vardı ve sanki nereye geldiğini anlamaya çalışıyordu. Adamın nefesi kesildi. “Hayır… bu mümkün değil…” dedi ve koşarak cam kapılara yöneldi. Güvenlik görevlileri onu durdurmaya çalıştı ama adam durmadı. Dışarıya çıktığında görevli ekiple konuşmaya başladı. Bir süre sonra içlerinden biri çocuğu ona doğru getirdi. Ben hâlâ camın arkasından izliyordum. Adam dizlerinin üzerine çöktü. Çocuk ona yaklaştı ve sessizce baktı. Sonra küçük elleriyle adamın yüzüne dokundu. “Baba?” dedi. O an adamın gözlerinden yaşlar boşaldı.
Sonradan öğrendiğime göre çocuk kazadan sonra bilinmeyen bir bölgede hayatta kalmış, yıllarca uzak bir köyde bulunmuştu. Kimliği yeni tespit edilmişti ve tesadüf eseri aynı gece o havaalanına getirilmişti. Uçakta saatlerce pencereden dışarı bakan adam aslında bir mucizeyi arıyordu. Ve o gece, yıllardır gökyüzünde aradığı cevap, onu pistte bekliyordu.