
Gecenin zifiri karanlığında, Atlas Okyanusu’nun tam üzerinde, 35 bin fitte süzülen Trans-Atlantic 402 sefer sayılı uçak, metalik bir devin mırıltısını andıran motor sesiyle ilerliyordu. Ancak kabin içindeki hava, dışarıdaki dondurucu soğuktan daha keskindi. Uçağın ekonomi sınıfında, 22B numaralı koltukta oturan Elena Vance, kucağındaki dört aylık bebeği Leo’yu sakinleştirmek için son üç saattir her şeyi denemişti; ama Leo’nun çığlıkları, motorun uğultusunu bastırıyor, yolcuların sinir uçlarını tahriş ediyordu.
Elena, genç ve bitkin bir anneydi. Londra’dan New York’a giden bu yolculuk onun için bir kaçışın başlangıcıydı; ancak Leo’nun dinmeyen ağlaması bu kaçışı bir kâbusa çeviriyordu. Bebeğin yüzü kıpkırmızı kesilmişti, nefesi daralır gibi hıçkırıyor, minik elleriyle havayı dövüyordu.
"Lütfen Leo, lütfen bebeğim..." diye fısıldadı Elena, sesi çatallaşarak. Gözlerinden süzülen yaşlar, bebeğinin terli alnına damlıyordu.
Yolcuların homurtuları yükselmeye başlamıştı. Birkaç sıra arkada oturan Bay Henderson, kalın kaşlarını çatarak hostesi çağırdı. "Bu duruma bir çözüm bulamaz mısınız? Dokuz saattir uyuyamadım!" dedi kabalıkla. Baş uçuş görevlisi Sarah, çaresiz bir gülümsemeyle Elena’nın yanına geldi.
"Bayan Vance, yapabileceğimiz bir şey var mı? Sıcak su? Mama?"
Elena başını salladı. "Her şeyi denedim Sarah. Karnı tok, altı temiz... Sanırım fırtınanın yarattığı basınç ve benim stresimi hissediyor. Sütüm... sütüm kesildi, stresten gelmiyor artık."
Tam o sırada uçak şiddetli bir türbülansa girdi. Işıklar bir anlığına göz kırptı, oksijen maskelerinin olduğu kapaklar sarsıldı. Kabinde kısa süreli bir çığlık koptu. Leo’nun ağlaması ise artık bir feryada dönüşmüştü. O an, sanki uçağın içindeki tüm gerginlik o küçük bedende toplanmış gibiydi.
İşte o kaosun tam ortasında, 14C numaralı koltuktan genç bir kadın ayağa kalktı. Adı Clara Thorne’du. 29 yaşındaki bu kadın, yolculuğun başından beri pencere kenarında sessizce dışarıyı izlemiş, kulaklıklarını hiç çıkarmamıştı. Uzun, kestane rengi saçları omuzlarına dökülüyor, yüzünde tuhaf, dingin bir ifade taşıyordu.
Clara, sarsılan uçağın koridorunda dengesini kaybetmeden Elena’nın yanına ulaştı. Elena, başını kaldırıp ona baktığında Clara’nın gözlerinde bir yabancının soğukluğunu değil, kadim bir anlayışın sıcaklığını gördü.
"Onu bana ver," dedi Clara. Sesi, motor sesinin içinden süzülen bir melodi gibi yumuşaktı.
Elena tereddüt etti. "Ben... ben yapamıyorum, susmuyor."
"Biliyorum," dedi Clara. "Vücudun korkuyla dolmuş. O korkuyu emiyor. Müsaade et, ona ihtiyacı olan şeyi vereyim."
Elena, nedenini bilmediği bir güven duygusuyla bebeğini bu tanımadığı kadının kollarına bıraktı. Clara, Leo’yu göğsüne bastırdığı an, bebeğin o tiz çığlığı bir anlığına kesildi, yerini şaşkın bir iç çekişe bıraktı devamı sonrki syfda...