Michoacan’ın 1872 kışı, insanın içini değil, hatıralarını bile donduran cinsten bir kıştı. Dar vadi boyunca uğuldayan rüzgâr, karı kabak ağaçlarının ölü dallarına savuruyor; çatlamış buz tabakasının altında ince bir dere, sanki kendi canını saklıyor gibi sessiz akıyordu. Böyle günlerde hayvanlar bile kıpırdamazdı. Dünya, nefes almayı unutmuş gibiydi.
Colt Dawson o dünyanın içinden tek başına geçiyordu. Yaşlı, yorgun atının üzerinde ağır ağır ilerliyor; çürümüş çitlerin, karla yarısı gömülmüş dikenli tellerin arasından bir gölge gibi süzülüyordu. Paltosu kirle ve sessizlikle ağırlaşmıştı, bacaklarına vurdukça sanki geçmişinin zincirleri şıngırdıyordu. Colt’un gözleri çorak manzarayı tarıyordu ama aslında bakmıyordu—yıllardır içindeki keder, dışarıdaki her şeyi sis gibi perdeliyordu.
Derken donmuş dere kıyısında çökmüş bir şekil gördü. İlk bakışta bir çamaşır yığını sandı. Sonra, bağlanışındaki özen gözüne battı: sıkı ipler, düzgün düğümler… ve suya çok yakın oluşu. Çok hareketsizdi. At tedirgin bir homurtu çıkardı. Colt dizginleri bıraktı, attan indi. Botları sert karın üzerinde çıtırdadı. Yaklaştıkça yüzünü kesen rüzgâr, sanki “yaklaşma” diye fısıldıyordu.
Çuval kaba kahverengi bir çuvaldı. Yarısı sırıl sıklamdı, alt kısmı buzla sertleşmişti. İçeriden karanlık bir şekil kanvasa bastırıyordu. Tam o an, bir ses geldi—bir inilti. Nefes kadar cılız, anı kadar ağır. Colt’un kalbi sanki bir an durdu. Dizlerinin üzerine çöktü, eldivenlerini çıkardı. Donmuş ipi koparırken parmakları titriyordu; soğuktan değil, göğsünde yükselen o kadim, sıcak şeyden.
Çuvalı yırttı.
Üç bebek.
Yeni doğmuşlardı. Kenarlarında kabuklanmış deri, renksiz dudaklar… İkisi titriyordu, biri hareketsizdi; ağzı açık, sessiz, sanki sesi daha doğmadan donmuştu.
“Tanrım…” Colt’un sesi çatladı, rüzgâr yuttu. Etraf boştu. Yine de Colt, sanki biri izliyormuş gibi, çocukları tek tek çıkarıp paltosunun üzerine koydu. Minik uzuvlar sertleşmiş, kirpikler buzla kaplanmıştı. Dere altındaki buz tabakası inliyor, çatlaklar genişliyordu; zaman bile onları kıyıya doğru itiyor gibiydi.
Vakit yoktu.
Colt paltosunu çıkardı, bebekleri içine sardı. Sonra düşünmeden suya girdi.
Buz cam gibi kırıldı, dere beline kadar onu yuttu. Su, giysilerinden içeri bir bıçak gibi doldu; omurgasından yukarı ateş gibi tırmandı. Colt nefesi kesilince dişlerini sıktı. Son bebeğe uzandı—akıntının kıyıya doğru sürüklediği, neredeyse ölmek üzere olan bebeğe. Minik bedeni çekip paltosuna aldı. Dişleri kontrolsüz takırdamaya başladı.
Kıyıya doğru sendeledi, kendini dışarı sürükledi. Kar pantolonuna yapıştı, botları demir gibi ağırlaştı. Titreyen elleriyle eyere tırmandı. Paltosunun altında üç küçük hayatı kucakladı.
Bebekler hâlâ sessizdi. Biri çok hafif bir inilti çıkardı, öteki titredi. Colt, yüzlerine baktı. “Bugün olmaz,” dedi, dişlerini sıkarak. “Bugün ölmeyeceksiniz.”
Atını mahmuzladı.
Rüzgâr daha sert vuruyor, kar görüşünü kesiyordu. Colt yönünü biliyor muydu? Aslında hayır. Ama vadinin öte ucunda bir yerlerde bir kulübe vardı—bir zamanlar odun kestikleri eski bir avcı kulübesi. Bir kış gecesinde orada ateş yakmış, biriyle içki paylaşmıştı; sonra o “biri” gitmiş, Colt’un hayatında büyük bir boşluk bırakmıştı. Colt şimdi o boşluğu düşünmüyordu. Sadece ileri bakıyordu. Bebeklerin nefesi, paltosunun içinde buhar gibi titriyordu—titriyorsa…
Bir an, at tökezledi. Colt, karın altındaki buzlu taşa çarptıklarını anladı. Atın burnundan buhar çıktı; hayvan da korkmuştu. Colt dizginleri gevşetip sakinleştirmeye çalıştı ama sesini rüzgâr taşıyamıyordu. Tam o sırada, vadinin gerisinden bir ses duyuldu: at nalları. Birden fazla. Hızlı. Yaklaşıyordu.
Colt’un kanı dondu—bu sefer soğuktan değil devamı icin sonrki syfaya gecinz...