Guzelsozler.com
  • Son Eklenen Sözler
  • Memleket Sözleri
  • Whatsapp
  • Genel
  • Foto Galeri
  • İletişim
  • Gizlilik Politikası
  • Hakkımızda

Kategoriler

Haber Kategorileri

  • Dini Sözler
  • Foto Galeri
  • Genel
  • Memleket Sözleri
  • Son Eklenen Sözler
  • Spor Sözleri
  • Whatsapp

Galeri Kategorileri

  • Galeri kategorisi yok
Şu anda altı aylık kızımızla doğum iznindeyim. İki hafta önce boynumu ciddi şekilde incittim ve doktorun verdiği boyunlukla yaşamak zorunda kaldım.

Şu anda altı aylık kızımızla doğum iznindeyim. İki hafta önce boynumu ciddi şekilde incittim ve doktorun verdiği boyunlukla yaşamak zorunda kaldım.

Yazar: admin • 18.01.2026 02:45

“Şaka yapıyorsun,” dedi eşim. Sesinin rengi kaçmıştı.

“Şaka değil,” dedi annesi. “Bu evdeki şakanın adı sensin zaten.” Sonra bana döndü. “Güzel kızım… senin adın neydi? Bana bir kez söylemiştin.”

Sesim çok kısık çıktı. “Ben…”

“Hayır,” dedi kadın, yumuşadı. “Kendini küçültme. Bana adını net söyle.”

Yutkundum. “Ben …”

Başını salladı. “Tamam. Şimdi iyi dinle. Bugün bu kapıdan bir şey çıkacak: ya senin yükün, ya da onun maskesi. İkisi birden burada kalamaz.”

Eşim yüzünü buruşturdu. “Anne, delirdin mi? İnsanların içinde…”

Kadın parmağını kaldırdı. “İnsanların içinde telefona bakıp araba kullandığın gibi mi? İnsanların içinde karına ‘para vermem’ diye tehdit savurduğun gibi mi? İnsanların içinde onu boyunlukla mutfağa soktuğun gibi mi?”

Arkadaşlardan biri ayağa kalktı. “Kanka biz gidelim istersen…” dedi. Sesi titriyordu.

Eşim hemen o tarafa döndü. “Durun. Oturun. Abartıyorlar.”

Annesi sessizce gülümsedi. O gülümseme sevgi değil, ders gibiydi. “Oturun,” dedi arkadaşlara. “Siz bugün bir şey öğreneceksiniz: Eğlence sandığınız şey, bazen bir başkasının boynuna takılan bir tasma olabiliyor.”

Ben nefes almayı unuttum. İçimde bir yerde utanç kıpırdadı: “Neden şimdi? Neden misafirler varken?” diye. Ama aynı anda başka bir duygu daha büyüdü: Birinin nihayet benim yerime de konuşuyor olması.

Avukat kapının dışında boğazını temizledi. Annesi ona bakmadan, “Buradan içeri girmeyin,” dedi. “Sadece duyun yeter.”

Sonra eşime döndü: “Ceketini al. Dışarı çıkıyoruz.”

Eşim bir adım attı, sonra durdu. “Çıkmıyorum.”

Kadın bir an sessiz kaldı. Sonra arkasını dönüp salona yürüdü. Benim yanımdan geçti. Göz ucuyla boyunluğa baktı. Elini omzuma uzatmadı; acıtır diye… Ama varlığı omzumda bir el gibi durdu.

Salonun ortasında durdu, yüksek ama bağırmadan konuştu: “Bu evde bir çocuk var. Bir bebek. Ve onun annesi boyunlukla otururken babası ‘benim doğum günüm’ diye parti veriyor. Bu tabloyu gördünüz. Şimdi ben size bir şey daha göstereceğim.”

Çantasından telefonunu çıkardı. Ekranı açtı. Bir videoyu başlattı. Ekrandaki görüntü… benim eşimin arabada, kırmızı ışıkta telefonla uğraştığı anların kısa bir kaydıydı. Benim “ışık değişiyor” dediğim, onun başını bile kaldırmadığı… O anlar. Bunu nasıl çekmişti bilmiyordum. Muhtemelen arka kameradan, refleksle… ya da sonradan araba içi kamerasından… Ama görüntü netti. Sonra videoda bir sarsıntı, bir ses… ve benim çığlığım duyuluyordu.

Arkadaşlardan biri “Oha…” diye fısıldadı.

Eşim bir anda ileri atıldı. “Kapat şunu!”

Annesi geri çekilmedi. Sesi buz gibiydi: “Hayır. Kapatmayacağım. Çünkü sen hep kapattın. Vicdanını kapattın. Sorumluluğunu kapattın. Gözünü yoldan kapatıp telefona açtın.”

Eşim dişlerini sıktı. “Bu aile meselesi.”

“Hayır,” dedi annesi. “Bu bir aile meselesi değil. Bu bir güvenlik meselesi. Bu bir şiddet meselesi. Senin elinle vurman gerekmiyor. Dikkatsizliğinle de kırabilirsin birini. Sonra da üstüne para tehdidiyle onu susturursun.”

Sanki odanın duvarları bile bu cümleyi duyunca ağırlaştı.

Kadın, videoyu durdurdu. “Şimdi,” dedi, “avukat burada çünkü ben artık bu evde yapılanların ‘laf olsun’ diye geçiştirilmesine izin vermeyeceğim. Bu kızın ve bebeğin güvende olması gerekiyor.”

Eşim alaycı bir ses çıkardı. “Ne yapacaksın yani? Beni evden mi atacaksın?”

Annesi sakinçe, “Evet,” dedi. “Geçici olarak.”

Arkadaşlar hep birden kımıldandı. Biri “Biz gerçekten gidelim,” dedi ve kapıya yöneldi. Diğerleri peşine takıldı. Kimse gözümün içine bile bakamadı. Bu utanç bana ait değildi ama yıllardır bana yapışmıştı. Gidenlerin ayak sesleri koridorda kaybolurken, evde üç kişi kaldık: ben, boyunlukla; eşim, öfkesiyle; annesi, sükûnetiyle.

Annesi elini çantasına attı, bir zarf çıkardı ve eşime uzattı. “Bu, danışmanla görüşme randevusu. Bu da,” dedi, ikinci bir kâğıt, “ev masrafları ve nafaka benzeri düzenli destek için geçici anlaşma taslağı. İmzalamak zorundasın değil. Ama imzalamazsan, o kapıdaki avukatın işi uzar. Bu sefer ‘para vermem’ diye tehdit edebileceğin biri yok karşında.”

Eşim bir an kâğıtlara baktı. Yutkundu. Sesini yükseltmek istedi ama kelimeler boğazında takıldı. İlk kez, kendini güçlü gösterecek bir seyirci yoktu. Arkadaşları gitmişti. Ben susuyordum. Annesi ise taş gibi duruyordu.

“Sen benim annemsin,” dedi sonunda, sanki bu cümle her şeyi çözecekmiş gibi.

Kadın başını salladı. “Evet. O yüzden buradayım. Seni kurtarmak için değil,” dedi ve nefesini derin aldı, “o masumları korumak için.”

Sonra bana döndü. “Kızım, senin bir planın var mı?”

Plan… Benim planım hep hayatta kalmaktı. Bir sonraki saat, bir sonraki gece, bebeğin bir sonraki uykusu… Ama şimdi, ilk kez, birinin “plan” kelimesini benim için yüksek sesle söylediğini duydum.

“Bilmiyorum,” dedim dürüstçe. “Sadece… bebeğim iyi olsun istiyorum.”

Annesi başını salladı. “Güzel. O zaman benim planım var.” Çantasından anahtar çıkardı. “Benim evim yakın. İstersen bu gece orada kalırsınız. İsterseniz ben burada kalırım, o gider. Ama bu gece,” dedi ve eşime döndü, “bu evde parti yok. Bu evde tehdit yok. Bu evde bir anne var, bir bebek var.”

Eşim gözlerini devirdi ama artık itiraz edecek gücü kalmamış gibiydi. “Nereye gideyim?”

Annesi kapıya baktı. “Kardeşinin evine. Ya da oteline. Ya da nereye istersen. Ama bu gece burada değilsin.”

Eşim, bir şey diyecekmiş gibi dudaklarını araladı. Sonra kapıya yöneldi. Ceketini aldı. Ayakkabılarını giydi. Kapının eşiğinde bir an durdu. Bana baktı. Sanki “Bir şey söyle” der gibi… Ama ben artık onun vicdanına tercüman olmak istemiyordum.

Kapı kapandı.

Ev sessizliğe gömüldü. Bebeğin odasından minik bir mırıldanma geldi; sonra yine uyku.

Annesi, ilk kez yanımda diz çöktü. Sesini alçalttı. “Sana bir şey soracağım,” dedi. “Bu iki haftada kaç kez ağladın?”

Gözlerim doldu. “Çok.”

“Peki,” dedi, “kaç kez ‘hak ettiğim bu değil’ dedin?”

Bir an nefesim kesildi. Çünkü o cümleyi içimde defalarca kurmuştum ama hiç sesli söylememiştim. Dudaklarım titredi. “Hak ettiğim bu değil,” dedim. İlk kez.

Kadın başını salladı. “Güzel. Şimdi onu da öğrenecek.” Ayağa kalktı. “Ben tuzağı onun için kurmadım aslında,” dedi, kapıya doğru yürürken. “Tuzağı, senin yıllardır kendine kurduğun sessizlik için kurdum. Bugün o sessizlik bozuldu.”

Kapıyı kilitledi. Sonra bana baktı. “Bu evde bu geceden itibaren bir kural var,” dedi. “Telefon değil, yol. Bahane değil, sorumluluk. Tehdit değil, saygı.”

O an boynum hâlâ ağrıyordu, omzum hâlâ yanıyordu. Ama içimde başka bir şey kıpırdamaya başladı: nefes gibi, ışık gibi. Belki iyileşme hemen gelmeyecekti. Belki günlerce yine zorlanacaktım. Ama artık yalnız değildim.

Annesi mutfağa doğru yürüdü, ışığı yaktı. “Çay içer misin?” diye sordu.

Ben ilk kez o gece, ağlamadan konuşabildim: “Evet,” dedim. “Çok isterim.”

Ve çayın buharı yükselirken, salondaki boş bira şişeleri ilk kez gerçekten boş görünüyordu. Çünkü o gece, evde bir şey bitmişti: korku.
Ve başka bir şey başlamıştı: sınır.

← Önceki
2 / 2
Sonraki →

© 2026 Guzelsozler.com. Tüm hakları saklıdır.

Oluşturma: Wordpress