Mutfaktaki o ağır sessizlik, sadece yerdeki çorba kasesinden yükselen buharın hışırtısıyla bozuluyordu. Selim’in gözleri önce yerdeki ıslaklığa, sonra haşlanan karnımı tutarak acıyla kıvranan bana, en son da elinde hala boş tencereyi tutan annesine kaydı. Annem, yani kayınvalidem Münevver Hanım, bir anlık bir panikle tencereyi arkasına saklamaya çalıştı ama her şey çok barizdi.
Beklediğim şey, Selim’in annesine bağırıp çağırması, belki de beni yerden kaldırırken ona hakaretler yağdırmasıydı. Ama Selim hiçbirini yapmadı. Şok edici olan, onun o ürkütücü sakinliğiydi. Cebinden telefonunu çıkardı ve hiçbir şey söylemeden yerdeki halimi, annesinin elindeki tencereyi ve dumanı tüten çorbayı videoya çekmeye başladı.
"Selim, oğlum... Ben sadece yardım etsin istedim, birden bire..." diye kekeledi Münevver Hanım. Sesi ilk kez bu kadar titriyordu.
Selim telefonunu cebine koydu, yanıma diz çöktü. Gözlerinde daha önce hiç görmediğim bir kararlılık ve derin bir keder vardı. Beni nazikçe kucağına aldı. "Dayan Elif," diye fısıldadı kulağıma. "Her şey bitti. Söz veriyorum, her şey bitti."
Beni dışarı çıkarırken annesine tek bir bakış bile atmadı. Merdivenlerden inerken canım o kadar çok yanıyordu ki, hem karnımdaki o keskin sancı hem de cildimdeki haşlanma hissi bilincimi bulandırıyordu. Tek düşündüğüm, yedinci ayındaki bebeğimdi. "Selim, bebek..." diyebildim sadece.
"Biliyorum canım, yetişeceğiz," dedi Selim. Sesi çelik gibi sertti ama elleri beni tutarken titriyordu devamı sonrki syfda...