
“Bazen eski otogarın yanında… bazen de Karaköprü’de, büyük marketin orada.” Zeyno gözlerini kısarak hatırlamaya çalıştı. “Çocuğun saçları sizin gibi koyu. Gözleri de… böyle.” Elini gözünün kenarına götürdü. “Hani… hem üzgün hem kızgın gibi.”
Serdar’ın nefesi kesildi. Emir’in gözleri öyleydi. Fotoğraflarda bile.
“Zeyno,” dedi Serdar, dizlerinin üstünde doğrulup kızın omzuna dikkatle dokunarak. “Bunu gerçekten gördün mü? Emin misin?”
Zeyno, ilk kez korkmuş gibi geri çekildi. “Ben… yalan söylemem. Ama belki başka çocuk. Çok çocuk var.”
Serdar, kendine hakim olmaya çalıştı. Kızın gözlerini ürkütmek istemedi. Derin bir nefes aldı. “Tamam,” dedi. “Sana inanıyorum. Ama birlikte bakmamız lazım.”
Yağmur şiddetlendi. Serdar ceketini çıkarıp Zeyno’nun omzuna sardı. Zeyno önce itiraz etti, sonra ceketin sıcaklığına teslim olup sessizleşti.
Serdar ayağa kalktı, cebindeki telefonu çıkardı. Şoförünü aradı. “Murat,” dedi, sesi kesin. “Aracı getir. Şimdi. Konum atıyorum.”
On dakika sonra siyah araç, sokağın köşesinde durdu. Murat arabadan indiğinde patronunu bu halde görünce yüzü bembeyaz oldu. “Serdar Bey… siz… burada ne—”
“Sonra anlatırım,” dedi Serdar. “Şimdi önemli olan şu: Bu küçük kız bizimle gelecek.”
Murat, Zeyno’ya bakıp tereddüt etti. Serdar’ın bakışı onu susturdu. “Hemen.”
Araca bindiler. Zeyno, koltuğa oturur oturmaz ellerini dizlerinin arasına sıkıştırdı. Arabanın içindeki deri kokusu, onun için başka bir gezegendi. “Ben… kirletirim,” diye mırıldandı.
Serdar, arka dikiz aynasından ona baktı. “Kir dediğin şey çıkar,” dedi. “Ama yalnızlık… bazen çıkmıyor.”
Zeyno anlamadı belki, ama Serdar’ın sesindeki kırığı hissetti. Camdan dışarı baktı. Şehir ışıkları yağmurla birlikte akıyordu.
Önce Serdar, güvenlik müdürünü aradı. Sonra yıllardır yanında çalışan özel dedektifini. “Şimdi dinle,” dedi. “Eski otogar çevresinde bir kadın ve çocuk… çocuk yaklaşık yedi yaşında… koyu saç, belirgin kaş. İki saatte tüm kamera kayıtlarını isteyeceğim. Bir dakika kaybetmek yok.”
Telefonu kapattığında elleri titriyordu. Bu titreme zayıflık değildi; bir yıldır ilk kez gerçek bir ipucu bulmuş gibi hissetmenin şokuydu.
Eski otogara vardıklarında yağmur biraz hafiflemişti. Serdar, Zeyno’yla birlikte araçtan indi. Murat ve iki güvenlik görevlisi de yanlarındaydı. Serdar, Zeyno’nun elini tuttu. “Korkarsan sık,” dedi. “Ben buradayım.”
Zeyno’nun eli küçüktü ama sımsıkıydı.
Otogar çevresindeki kalabalık, Serdar’ın içindeki paniği büyüttü. Bir yanda bağıran satıcılar, bir yanda koşuşturan insanlar… “Burası,” dedi Zeyno. “Şu köşe. Bazen orada duruyorlar.”
Serdar tam köşeye yönelmişti ki Zeyno birden durdu. Gözleri dondu. “İşte!” diye fısıldadı.
Serdar, bakışını takip etti. Bir kadının arkasından yürüyen küçük bir çocuk… Çocuk, elindeki poşeti taşıyor, kadın ise sert adımlarla önden gidiyordu. Serdar’ın kalbi göğsüne sığmadı. O çocuk… yürüyüşü… başını biraz eğişi…
“Emir…” dedi, sesi kendi kulaklarına bile yabancı çıktı.
Bir adım attı. Sonra bir adım daha. Dünyanın sesi kısıldı, sadece kanının uğultusu kaldı. Tam o anda kadın döndü. Serdar, kadının yüzünü gördü ve içindeki umut bir bıçak gibi ikiye ayrıldı.
Kadın… eski eşi değildi.
Ama çocuk, tam o sırada başını kaldırdı. Göz göze geldiler. Çocuğun gözleri büyüdü. Serdar, o bakışta bir anlığına kendi oğlunu gördü—ya da görmek istediği şeyi.
Çocuk, Serdar’a bakarken dudakları kıpırdadı. Söylediği tek kelime, Serdar’ın bütün hayatını altüst etti:
“Baba…?”
Serdar olduğu yerde kaldı. Dizlerinin bağı çözüldü. Zeyno’nun eli elinde daha da sıkılaştı. Kadın, çocuğu kolundan çekip hızla uzaklaştırmaya çalıştı.
Serdar kendine geldi. “Dur!” diye bağırdı. Güvenlikler ileri atıldı. Kadın panikledi, çocuğu sürükleyerek kaçmaya başladı. Serdar koştu, yıllardır koşmadığı kadar… çünkü bu sefer peşinden koştuğu şey para değildi, intikam değildi; bir ihtimaldi.
Köşeyi döndüler, dar bir sokağa girdiler. Kadın bir an duraksadı, çocuğu arkasına sakladı. Serdar yaklaşınca kadın bağırdı: “Yaklaşma! Polis çağırırım!”
Serdar nefes nefese kaldı. Elleri havada, sakinleşmeye çalışarak konuştu. “Ben… sadece konuşmak istiyorum. O çocuk… onun adı ne?”
Kadının gözleri sağa sola kaçtı. Çocuğun yüzü ise Serdar’a dönüktü. Ve çocuk, bu kez daha net söyledi:
“Benim adım Emir…”
Serdar’ın gözlerinden yaş boşandı. Zeyno’nun dudakları aralandı; o bile ne yaptığının farkında değilmiş gibi çocuğa bakıyordu. Kadın bir an için yenilmiş gibi göründü. Sonra sertleşti. “Bu iş burada bitmez,” dedi dişlerinin arasından. “Senin paran varsa, benim de sırlarım var.”
Serdar, o cümlede bir tuzak hissetti. “Ne demek istiyorsun?” dedi.
Kadın gülümsedi. Gülümsemesi yağmur kadar soğuktu. “Annenin kaybolması tesadüf değil, Serdar Rıza,” dedi. “Sen oğlunu ararken… aslında daha büyük bir şeyin içine çekildin.”
Serdar’ın dünyası yeniden döndü. Oğlunu bulmuştu—ya da bulduğunu sanıyordu—ama kadının sözleri, yepyeni bir kapıyı aralıyordu.
Tam o sırada siren sesi duyuldu. Kadın, çocuğu bir kez daha çekti. Serdar ileri atıldı, ama Zeyno’nun sesi onu durdurdu:
“Amca… dikkat et. Bazı kapılar açılınca… geri kapanmaz.”
Serdar, Zeyno’ya baktı. Küçük kızın gözlerinde korku değil, garip bir bilgelik vardı. Serdar o an anladı: Zeyno sadece bir sokak çocuğu değildi. Onun ortaya çıkışı, kendi hayatındaki kayıp parçaları tamamlayan bir işaretti.
Sirenler yaklaşırken Serdar, hayatında ilk kez tek bir şeye karar verdi: Ne olursa olsun, Emir’i bir daha kaybetmeyecekti. Ama bunu yaparken, Zeyno’yu da geride bırakmayacaktı. Çünkü o ekmek parçası, Serdar’ın kalbine dokunan ilk gerçek merhametti.
Yağmur yeniden başladı. Serdar, bir elini Zeyno’nun omzuna koydu, diğer eliyle çocuğa uzandı. Çocuk tereddüt etti, sonra parmaklarını Serdar’ın avucuna bıraktı.
Ve Serdar Rıza o an şunu fark etti: Bir yıl önce kaybettiği sadece oğlunun izi değildi… aynı zamanda insanlığının da izi kaybolmuştu.
Şimdi ikisini de geri alacaktı.
Ama önce, kadının söylediği o cümlede saklı olan gerçeği öğrenmeliydi:
“Annenin kaybolması tesadüf değil…”
Çünkü bazen bir çocuk kaybolmaz…
Bazen bir çocuk saklanır.