
Sekiz aylık hamileydim. Eşim çoğu gün evde olmazdı; gün doğmadan çıkar, gece geç saatlerde dönerdi. Bu yüzden zamanımın büyük kısmını onun annesiyle aynı evde, yalnız geçirirdim. Ev, eşimin ailesinden kalmıştı ve başından beri bana bunun her fırsatta hissettirildiğini söylemeliyim.
Kayınvalidem beni hiçbir zaman kabullenmedi. Kendi gözünde ben, oğlunun hayatına sonradan girmiş, onu hamilelikle bağlamış biri olarak görülüyordum. Bunu eşimin yanında asla dile getirmezdi ama yalnız kaldığımızda sözleri sert, aşağılayıcı ve acımasızdı. Hamile olmam onun için bir mazeret değildi; aksine beni daha da zorladı. Ağrılarıma, şişen bacaklarıma rağmen evin tüm işlerini yapmamı isterdi. Oturup dinlendiğimde ise bağırır, işe yaramaz olduğumu söylerdi. Susmayı seçtim. Bunu bebeğim ve evliliğim için yaptım.
Bir gün, eşim yine işteyken mutfakta yerleri siliyordum. Çok yorgundum, başım dönüyordu. Geri çekilirken paspas sapı istemeden kayınvalidemin ayağına değdi. Çok hafif bir temas olmasına rağmen tepkisi bir anda patladı. Bana hakaret etmeye başladı; çöp, parazit gibi sözler söyledi. Ne olduğunu anlayamadan elliyle beni sertçe itti. Ardından kirli paspas suyuyla dolu kovayı üzerime döktü.
Zemin ıslaktı. Kaydım ve yere düştüm.
O anda karnımda keskin bir ağrı hissettim. Ardından bacaklarımın arasından sıcak bir sıvı aktı. Bir şeylerin çok yanlış olduğunu anladım… suyum gelmişti.
Tam o sırada kapı açıldı. Eşim eve girmişti. Beni yerde, sırılsıklam, acı içinde ağlarken gördüğünde olduğu yerde kaldı. Annesi ise sessizce yanımda duruyordu.
İşte o an, her şey geri dönülmez biçimde değişti.
Kapının kapanma sesiyle birlikte evin içindeki hava değişti. Eşim birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemeden bana baktı; yüzü bembeyazdı. Sonra dizlerinin üzerine çöktü, elleri titreyerek omuzlarıma uzandı. “İyi misin?” diye sordu ama sesindeki çatlak, sorunun cevabını bildiğini ele veriyordu. Konuşamadım. Sadece başımı iki yana sallayabildim. Gözlerimden yaşlar akıyordu; acıdan mı, korkudan mı, yoksa o an her şeyin kontrolden çıkmış olmasından mı, ayırt edemiyordum.
O ise bir anlığına arkasını döndü. Göz göze geldiklerini gördüm. Annesi bakışlarını kaçırdı; dudakları sıkılıydı. Evde bir sessizlik çöktü. Bu sessizlik, bağırışlardan daha ağırdı. Eşim hiçbir şey sormadan telefonunu çıkardı, acil servisi aradı. Konuşurken sesi titriyordu ama netti. Nerede olduklarını, hamile olduğumu, suyumun geldiğini söyledi. Telefonu kapattığında ceketini üzerime örttü, saçlarımı okşadı. “Buradayım,” dedi. “Yalnız değilsin.”
Ambulans gelene kadar geçen dakikalar saatler gibi uzadı. Yerde yatarken tavanın çatlaklarına bakıyor, nefesimi sayıyordum. İçimdeki korku dalga dalga büyüyordu. Ya bebeğime bir şey olduysa? Ya bu evden çıkmadan önce geç kalırsak? Eşim elimi hiç bırakmadı. Annesi ise mutfağın köşesinde, sanki görünmez olmak ister gibi duruyordu. Ne özür diledi ne de bir açıklama yaptı. Ama ilk kez gözlerinde, adını koyamadığım bir şey gördüm: korku mu, pişmanlık mı, yoksa kaybetme endişesi mi… bilmiyorum devamı sonrki syfda...