
Ama ertesi sabah, yine de gitti.
Şişli’deki iş merkezinin önünde durduğunda kendini başka bir dünyaya bakıyormuş gibi hissetti. Camlar, güvenlik kapıları, tertemiz zemin… Hasan üzerindeki montu düzeltmeye çalıştı, sonra vazgeçti. “Ne giymiş olursan ol,” diye düşündü, “sözün doğruysa yeter.”
Girişteki güvenlik görevlisi kartvizitteki ismi görünce saygıyla başını eğdi. “Buyurun Hasan Bey,” dedi. “Sizi bekliyorlar.” “Sizi bekliyorlar” cümlesi Hasan’ın boğazına bir yumru gibi oturdu. Çünkü uzun zamandır kimse onu “beklemiyordu.” İnsan bazen en çok bunu özler: Birinin seni ciddiye almasını.
Asansörle yukarı çıktı. Bir sekreter karşılayıp küçük bir odaya aldı. Odada sıcak bir çay kokusu vardı. Birkaç dakika sonra kapı açıldı ve Kemal Aydın içeri girdi. Dünkü adamdı. Aynı sakin bakış, aynı ölçülü duruş… Sadece bu kez üstünde kalın bir palto değil, düzgün bir takım elbise vardı. Ama yüzündeki ifade değişmemişti.
“Hoş geldiniz Hasan Bey,” dedi ve elini uzattı. Hasan tereddüt etmeden tokalaştı. Kemal’in eli sıcaktı. Bu ayrıntıyı bile fark etti Hasan. Çünkü soğuk günlerde insan önce elleriyle hisseder hayatı.
“Eşiniz nasıl?” diye sordu Kemal.
Hasan, “İdare ediyoruz,” dedi. Sonra kelimeler ağzından kendiliğinden döküldü: “Dün… o pastanede… ben sadece bir parça normal olmak istemiştim. Eşimle bir mum üflemek… o kadar.”
Kemal başını salladı. “Anladım,” dedi. “Ben de yıllarca ‘normal’ sandığım şeyleri kaçırdım. Her şeyimi kazandım ama bazı şeyleri kaybettim.” Sözünü uzatmadı. Hasan’a acıyarak bakmadı. Bu da Hasan’ın içinde bir düğüm çözdü.
Kemal masanın üzerinden ince bir dosya uzattı. “Bakın,” dedi, “buraya gelirken ‘yardım’ istemediğinizi biliyorum. Ben de size yardım etmek için çağırmadım. Sizin gibi insanların sorunu bazen para değil; düzenin yıkılması. Bir düzene ihtiyacınız var.”
Hasan dosyaya baktı. İçinde birkaç sayfa vardı. Kemal devam etti: “Benim şirketimin bazı tesislerinde bakım-onarım işleri var. Oteller, depolar, küçük teknik işler… Siz yıllarca inşaatta çalışmışsınız. Eğer isterseniz, sizi ‘geçici’ değil, ‘düzenli’ bir işe aldırabilirim. Sigortalı. Maaşı belli. Ayrıca bir sosyal hizmet birimimiz var; eşinizin tedavi sürecinde size rehberlik edecek.”
Hasan hemen sevinmedi. Hatta ilk anda şüphelendi. “Neden?” diye sordu. “Neden bunu yapıyorsunuz?”
Kemal’in cevabı kolay değildi, belli ki bunu düşünmüştü. “Çünkü dün o pastanede,” dedi, “kendimi gördüm. Ben de yıllar önce bir gün, babamın yanına işten geldim. Üstüm başım toz içindeydi. Birileri güldü. Babam bir şey demedi. Ama ben o bakışı unutmadım.” Bir an durdu. “Bazen insan, geçmişteki bir sahneyi yıllarca taşır. Dün, o sahne tekrar önümde yaşandı.”
Hasan dosyayı çevirdi. Son sayfada bir adres vardı. “Bu nedir?” diye sordu.
“Geçici konaklama,” dedi Kemal. “Bizim anlaşmalı olduğumuz küçük bir apart. Eşinizin sığınma evinde kalması sizi zorlamasın diye. Bu bir ‘bağış’ değil. Üç ay. Sonra zaten siz düzeni kurarsınız. Kabul etmek zorunda değilsiniz. Ama en azından Emine Hanım daha rahat eder.”
Hasan’ın göğsü sıkıştı. Emine’ye bunu nasıl anlatacaktı? “Bizimle uğraşmıyorlar” diyebilecek miydi? Bir an, “Hayır,” demeyi düşündü. Gururu yükseldi. Ama sonra dünkü pastayı hatırladı. Emine’nin gözlerindeki o küçük sevinci… “Gurur,” dedi içinden, “açlığı doyurmuyor. Gurur, hastalığı iyileştirmiyor.”
Yine de hemen “tamam” demedi. Hasan bunu yapamazdı. “Ben düşüneyim,” dedi.
Kemal başını salladı. “Elbette,” dedi. “Ama bir şeyi bilmenizi istiyorum. Bu teklifin bir şartı yok. Bir fotoğraf çekmeyeceğiz. Bir paylaşım yapmayacağız. Kimseye göstermeyeceğiz. Benim tek istediğim… dün pastanedeki o sahnenin, sizin hikâyenizin sonu olmaması.”
Hasan ayağa kalktı. “Teşekkür ederim,” dedi. “Ben… böyle bir şey beklemiyordum.”
Kemal kapıya kadar uğurladı. “Ben de beklemiyordum,” dedi. “Bazı günler insanın önüne bir sınav gelir.”
Hasan dışarı çıktığında hava soğuktu ama içi daha az üşüyordu. Eve döndüğünde Emine onun yüzündeki değişimi fark etti. “Ne oldu?” diye sordu.
Hasan masaya oturdu, dosyayı açtı. Konuşmaya nereden başlayacağını bilemedi. Sonunda en baştan anlattı: pastane, Kemal, mektup, görüşme… Emine sessizce dinledi. Sonra dosyadaki sayfalara baktı. Bir süre sustu.
“Bu bir umut mu?” diye sordu.
Hasan omuzlarını silkti. “Bilmiyorum,” dedi. “Ama gerçek. Bir adres var. Bir telefon var. Bir iş planı var.”
Emine gözlerini yere indirdi. “Ben yıllardır ilk kez,” dedi, “yarın için korkmadım.”
O cümle Hasan’ın içine işledi.
Ertesi gün Kemal’in asistanı aradı. “Hasan Bey,” dedi, “kararınız ne olursa olsun saygımız var. Ama eğer kabul ederseniz, bugün ilk evraklar için bir uğrama planlayabiliriz.”
Hasan “kabul ediyorum” demek yerine, “başlayalım,” dedi.
İlk adım evrak işleri oldu. Sigorta, iş başvurusu, sağlık yönlendirmesi… Hasan bunun gerçek olduğuna her adımda biraz daha inandı. Emine için bir hastane randevusu ayarlandı. Kemal’in şirketinin anlaşmalı olduğu bir klinikte, Emine’yi dinleyen bir doktor çıktı karşılarına. Doktor “Bu süreç yönetilebilir,” dedi. “Düzenli takip ve doğru destekle daha rahat eder.”
Hasan, Emine’nin gözünde küçük bir ışık gördü.
Sonra taşınma işi geldi. Geçici aparta yerleştiler. Eşyaları yoktu ama temiz bir oda vardı. Sıcak su vardı. Emine ilk gün banyodan çıktıktan sonra, saçlarını havluyla kurulayarak “Ben uzun zamandır sıcak suyla duş almamıştım,” dedi. Hasan bir şey söyleyemedi. Sadece başını eğdi.
İlk maaşını aldığı gün Hasan markete gitti. Bu kez elinde bozuk para saymadı. Küçük bir paket çay, biraz peynir, meyve… ve Emine’nin sevdiği o çikolatalı bisküviden aldı. Eve geldiğinde poşeti masaya koydu. Emine gülümsedi. “Bunu da mı yıldönümü sayacağız?” dedi.
Hasan güldü. “Bu… yeni başlangıcın ilk günü,” dedi.
Her şey düzeldi mi? Hayır. Emine hâlâ yoruluyordu. Hasan hâlâ geçmişi düşününce boğazı düğümleniyordu. Ama artık “yarın” denen şey sadece korku değildi.
Bir akşam, Emine uyurken Hasan balkona çıktı. İstanbul’un ışıklarına baktı. Dünkü Hasan’la bugünkü Hasan aynı değildi. Çünkü birinin içinde sadece “kayıp” vardı, diğerinin içinde “ihtimal.”
O sırada telefonuna bir mesaj geldi. Numara kayıtlı değildi. Mesaj tek cümleydi:
“Hasan Bey, pastanede size gülen kişi bugün sizinle görüşmek istediğini söyledi.”
Hasan bir an durdu. Neden? Özür mü? Başka bir şey mi? İçinde yeni bir merak yükseldi. Bu hikâyenin bir halkası daha vardı demek.
Telefonu kapattı, içeri döndü. Emine’ye bakarken içinden geçirdi: “Bu şehir çok büyük. Ama bazen bir an, her şeyi değiştiriyor.”
Ve Hasan, ertesi gün o pastaneye yeniden gittiğinde… karşılaşacağı şeyin sadece bir “özür” olmadığını henüz bilmiyordu.
Çünkü bazı hikâyelerde en büyük değişim, insanların kalbinde değil… kendi seçimlerinde başlar.
Bu sayfanın içeriğini kopyalayamazsınız