
Ertesi sabah kalktım, belgeleri çıkardım önüme. Evin tapusu hala bendeydi. Henüz tamamen oğluma devretmemiştim, prosedürler bitmemişti. Noteri aradım, durumu anlattım. Sonra emlakçıyla konuştum. Birkaç gün içinde evi başkalarına kiraladım. İyi bir kiracı buldum, hemen taşındılar.
Ayrıca düğün için ayırdığım tüm paraları geri çektim. Salon rezervasyonunu iptal ettim, catering firmasını aradım, çiçekçiyi... Her şeyi. Son kuruşuna kadar. O para bana aitti, benim emeğimdi.
Sonra kendime bir hediye verdim: Bir uçak bileti alıp, hayalini kurduğum denize gittim. Yıllardır tatile çıkmamıştım. Güneşin altında yatmak, dalgaların sesini dinlemek... İlk kez kendimi düşündüm.
Düğünden birkaç gün önce oğlum aradı. Sesi titriyordu, panik içindeydi.
— Anne... Evimde insanlar yaşıyor. Ne oldu?
Sakin bir sesle cevap verdim:
— Hayır, o artık senin evin değil. Benim mülküm, ve kiraladım.
Şok olmuştu. Düğün için para kalmamıştı. Aceleyle bir şeyler ayarlamaya çalıştılar, ama her şey yarım yamalak oldu. Borca girdiler, kredi çektiler. Sonunda gelinin ailesiyle yaşamak zorunda kaldılar. Kayınvalide de evini açmak zorunda kaldı tabii.
Eh, o zaman. Sevgili kayınvalide onları desteklesin! Belki şimdi anlarlar, bir annenin değerini.
Bu olaydan sonra oğlumla aramız düzeldi mi? Zamanla evet. Özür diledi, hatalarını fark etti. Ama ben öğrendim: Kendini feda etmek her zaman doğru değil. Bazen sınır koymak gerekiyor.