
Ne diyeceğimi bilemedim. “İşim bu,” dedim sadece. Gözleri doldu. O an, onun ilk defa zayıf olduğunu gördüm. Güçlü sandığım o kadın, yatağa mahkûm, yalnız ve korkuyordu.
Son günleri yaklaştıkça daha çok konuşmaya başladı. Gençliğini, yaptığı hataları, insanları nasıl kırdığını anlattı. “Kimseyi sevemedim,” dedi bir gün. “Sevmeyi bilmedim.” Ben sustum. Çünkü bazen sessizlik, en büyük cevaptır.
Öleceğini hissettiği gün beni yanına çağırdı. Nefesi düzensizdi, sesi neredeyse fısıltıydı. “Bana baktın,” dedi, “Ben sana kötü davrandım ama sen yine de baktın.” Gözlerim doldu ama ağlamadım. “Hakkını helal et,” dediğinde boğazım düğümlendi. “Helal olsun,” diyebildim sadece.
Bir hafta sonra Nermin Hanım öldü. Evin içi yine doldu ama bu kez miras konuşmalarıyla. Avukat geldiğinde arka odada bekliyordum. Adımın çağrıldığını duyduğumda yanlış anladığımı sandım. Meğer bana büyük bir miras bırakmıştı. Ev değil, mücevher değil ama benim için hayal bile edemeyeceğim bir miktar para.
O an ne sevindim ne de üzüldüm. Sadece derin bir nefes aldım. Yıllarca ezildiğim, sustuğum, sabrettiğim bu evden artık kendi ayaklarımın üzerinde çıkabilecektim.
Şimdi geriye dönüp baktığımda şunu biliyorum: İnsanlara nasıl davrandığınız, sonunda size döner. Ben kin tutmadım, nefret etmedim. Sadece insan kalmayı seçtim. Ve belki de en büyük miras, bana kalan bu oldu.