
"ONA DOKUNMA!" DIYE BAĞIRDI MILYARDER, AMA FAKIR KIZ GIDIP ANNESINE DOKUNDU... VE OLAN IMKÂNSIZDI!! Nehir, açlıktan bitkin düştüğü bir anda, yanlışlıkla Abbas’ın konağının bahçesine girdi. Güvenlik görevlisi Hasan Amca güvenlik kulübesinde televizyon izliyordu. Kameralardan birinde yamalı kıyafetli küçük bir kızın bahçe duvarını aştığını fark etti. Normalde hemen müdahale ederdi ama kız o kadar küçük ve masum görünüyordu ki duraksadı. Konak içinde ise Abbas, annesinin yanında oturmuş, elini tutarak sessizce konuşuyordu. "Anne, lütfen dön bana. Seni çok özledim." Kimse bilmiyordu ki, bu karşılaşma her ikisinin hayatını sonsuza kadar değiştirecekti. Küçük Nehir’in sahip olduğu özel bir yeteneği vardı ama bu yetenek henüz keşfedilmemişti. Nehir, konağın bahçesinde dikkatli adımlarla ilerliyordu. Mutfak penceresinden içeriği görmeye çalışıyor, belki biraz yemek bulabileceğini umuyordu. Birden arka bahçede açık bir kapı gördü. Yavaşça yaklaştı ve içeri baktı. Gösterişli bir salon vardı ama en çok dikkatini çeken merdivendeki seslerdi. "Doktor Bey, annem için başka bir şey yapılamaz mı?" Abbas'ın sesi merdivenden geliyordu. "Üzgünüm Abbas Bey. Altı aydır aynı durumdalar. Bilinçleri var ama bağlantı kuramıyorlar. Bu tür vakalarda mucize beklemek gerekir." "Mucize mi?" Abbas’ın sesi sertleşti. "Ben mucizeye inanmam, doktor. Bilim varsa çözüm vardır." Nehir, bu konuşmayı duyunca içeri girmeyi riskli buldu ama midesindeki açlık o kadar şiddetliydi ki cesaretini topladı ve mutfağa doğru yürüdü. Bulaşık makinesinin yanında masada yarım kalan bir sandviç vardı. Hemen aldı ve yemeye başladı. Tam o sırada hizmetkâr Zehra Hanım mutfağa geldi. Nehir’i görünce şaşırdı ama bağırmadı. "Küçüğüm, sen kimsin? Nasıl girdin buraya?" diye fısıldadı. Nehir korkmuştu ama Zehra Hanım'ın sesindeki şefkat onu rahatlattı. "Teyze, çok açtım. Sadece biraz yemek..." "Şş! Sessiz ol. Efendi üstte duymasın. Hadi sana biraz daha yemek vereyim ama sonra gitmelisin." İkinci kattan Abbas’ın sesini duydular. "Zehra, annem için çorbası var mı?" "Var efendim," diye seslendi Zehra Hanım. Sonra Nehir’e dönerek, "Sen burada bekle, hemen gelirim." dedi.
Zehra Hanım tepsiyi hazırlayıp üst kata çıkarken Nehir mutfakta tek başına kaldı. Sandviçin son lokmasını da yuttu ama boğazındaki düğüm çözülmedi; çünkü ilk kez karnı doymaya yaklaşsa bile içindeki korku dinmiyordu. Kapının dışından ayak sesleri geçiyor, evin her köşesi pahalı parfümler ve cilalı ahşap kokuyordu. Nehir, “Burada olmamam lazım,” diye düşündü. Tam mutfaktan çıkıp geldiği arka kapıya yönelmişti ki, salondan bir tıkırtı duydu.
Merdivenlerin üst tarafından bir şey devrilmiş gibi oldu. Sonra da Abbas’ın sesi… Bu kez yürümesi daha sert, daha hızlıydı.
“Nerede o çorba, Zehra?”
Zehra Hanım’ın sesi titremeden cevap verdi. “Getiriyorum efendim.”
Nehir, arka kapıya doğru bir adım attı. Ama ayakkabısının altındaki taş, yerdeki metal bir tepsi kapağına sürttü; ince bir şangırtı salonun içinde yankılandı. Ses küçük gibiydi ama konakta yankı büyüktü. Nehir, donup kaldı.
Bir saniye sonra merdivenlerden biri indi. Abbas hatırlanmayacak kadar şık giyimliydi ama yüzünde hiç şıklık yoktu; gözleri uykusuz, çenesi sert, kalbinde altı aydır taş gibi bir yük vardı. Mutfak girişindeki küçük kızla göz göze gelince adımları durdu. Bir an, sanki konak değil de yıllardır içini kemiren çaresizlik onu yakalamış gibi irkildi.
“Sen… kimsin?” dedi.
Nehir, ellerini arkasına sakladı. “Ben… şey… sadece…”
Abbas’ın bakışı yarım kalan sandviç kırıntılarına kaydı. “Hırsız mısın?”
Nehir başını hızla salladı. “Hayır! Açtım… Çok açtım.”
Abbas’ın yüzünde öfke kabardı; ama bu öfke kıza değil, dünyaya, kaderin acımasızlığına, doktorun “mucize” deyişineydi. Yine de sesini yükseltti: “Buraya nasıl girdin? Güvenlik nerede!”
Tam o sırada Hasan Amca koşarak geldi. Nefes nefese, suçlu bir çocuk gibi başını eğdi. “Efendim… ben… kamerada gördüm ama… küçük, zararsız diye…”
Abbas, Hasan’a sert bir bakış attı. “Zararsız mı? Bu evde annem var. Her şey var! Bir yabancı nasıl içeri girer?”
Nehir titreyerek geri çekildi. O an Zehra Hanım elinde tepsiyle göründü. Durumu görünce araya girdi: “Efendim, kızcağız açmış. Korkudan konuşamıyor. İsterseniz polis çağırın ama… günah değil mi?”
Abbas, gözlerini Nehir’e dikti. “Adın ne?”
“Nehir.”
“Kaç yaşındasın?”
“Dokuz… belki,” dedi Nehir, sanki yaşını bile ezberleyememiş gibiydi. “Annem… annem hasta.”
“Buraya niye girdin?”
Nehir yutkundu. “Yemek… sadece yemek. Sonra gidecektim.”
Abbas bir an sustu. Yukarıdaki odadan, yani annesinin odasından gelen cihaz sesleri duyuluyordu: düzenli bipler, sanki kalbin varlığını hatırlatan ama hayatı geri getiremeyen soğuk bir ritim. Abbas, tepsiyi aldı Zehra’dan. “Çorba yukarı.”
Zehra Hanım hafifçe fısıldadı: “Efendim, kız… bırakın bari mutfakta bir tabak daha yesin.”
Abbas, sanki bu konakta merhametin bile bir kuralı varmış gibi, kısa bir kararsızlık yaşadı. Sonra, beklenmedik bir şey yaptı. “Gelsin,” dedi. “Ama sessiz. Hataya tahammülüm yok.”
Nehir’in gözleri büyüdü. “Nereye?”
Abbas’ın sesi kısık ama kesindi: “Yukarı.”
Hasan Amca itiraz edecek gibi oldu. “Efendim—”
Abbas elini kaldırdı. “Sustum dedim. Doktor mucize bekleyin diyor ya… Ben mucizeye inanmam. Ama bazen… insanın sinirini bozan şeyler olur. Gel.”
Nehir, merdivenlere yaklaşırken ayakları istemsizce ağırlaştı. Bu evin üst katları sanki yasaklıydı. Korku, merdiven korkuluğunun soğukluğuna bile sinmişti. Abbas önden çıkıyordu; her adımında sabırsızlık ve hüzün bir aradaydı. Kapının önünde durdu, derin bir nefes aldı. Sonra içeriden gelen sessizlikle yüzleşir gibi kapıyı itti.
Oda loştu. Perdeler yarı kapalıydı. Yatağın üzerinde Abbas’ın annesi yatıyordu. Yüzü solgundu ama sakin; sanki uzun bir rüyayı bitiremeyen bir insanın yüzü. Yanında monitörler, serumlar, ilaçlar… Abbas tepsiyi komodine koydu, annesinin elini tuttu...