
On dokuz yaşında hamile kaldığı için evden kovulmuştu… yıllar sonra geri döndüğünde ise kimse ne diyeceğini bilemedi.
Henüz on dokuz yaşındaki Lena, Ohio’daki sessiz aile evinin ön verandasında tek başına oturuyordu. Ayaklarının dibinde yıpranmış bir spor çantası vardı. Telefonunun şarjı %12’ye düşmüştü. Keskin Kasım rüzgârı ceketinin içinden geçiyordu.
Ama onu titreten soğuk değildi… kapının arkasındaki o ağır sessizlikti.
Sadece iki saat önce, annesi Lena’nın aylarca saklamaya çalıştığı şeyi bulmuştu. Bir mendile sarılmış hamilelik testini.
Mutfakta duran annesinin yüzü bembeyaz kesilmişti. Testi havaya kaldırıp Lena’ya bakmıştı.
Onu yalan söylemekle suçladı. Kaç haftalık hamile olduğunu sordu.
Lena olduğu yere çakılı kalmıştı. Aylardır gizlice görüştüğü Carter bile bilmiyordu.
“Sekiz hafta…” diye fısıldayabildi.
Tam o sırada üvey babası Bill mutfağa girdi. Annesi ona baktı. Uzun, rahatsız edici bir sessizlik oldu.
Sonra annesi konuştu: Lena bu bebeği doğurmayacaktı.
Lena duyduklarını anlamakta zorlanıyordu.
Annesi, onun evde kalıp “aileyi utandıramayacağını” söyledi.
Bill ise soğuk bir sesle, yapılan her şeyin bir bedeli olduğunu ekledi. On dokuz yaşında bile olsan…
Lena kendini savunmaya çalıştı. Bir şeyler söyleyip fikirlerini değiştirmek istedi. Ama sesi çıkmadı.
Zaten içten içe biliyordu… hiçbir şey işe yaramayacaktı.
Gün batarken verandada oturuyordu.
Bağırış yoktu. Gözyaşı yoktu.
Sadece bir çantaya sığdırılmış sessiz bir reddedilme: birkaç kot pantolon, birkaç tişört, bir matematik defteri ve yakındaki bir klinikten gizlice aldığı, neredeyse boş bir şişe doğum öncesi vitamini.
Başka gidecek yeri kalmayınca en yakın arkadaşı Jasmine’e mesaj attı. Ardından aradı.
Cevap yoktu — okul gecesiydi.
Karnı düğümlendi.
Sadece sabah bulantısından değil… çok daha korkutucu bir farkındalıktan: Gidecek hiçbir yeri yoktu. …
Lena, verandanın tahta basamaklarında otururken telefon ekranına baktı. %12. Parmakları titriyordu ama soğuktan değil; beyninde aynı cümle yankılanıp duruyordu: “Gidecek hiçbir yerin yok.” Evden içeriye dair tek ses, mutfaktaki musluğun arada bir damlayan suyu gibi uzaktan gelen, rahatsız edici bir sessizlikti.
Jasmine’e bir mesaj daha yazdı: “Lütfen aç. Çok acil.” Sonra kısa bir sesli mesaj bıraktı. “Jas… ben… beni arar mısın? Lütfen.” Gönder tuşuna bastığında şarj %11’e düştü. Lena çantasını kucağına çekti, omuzlarına daha sıkı sardı. Kapıyı tekrar çalmayı düşündü ama içeri girip ne söyleyeceğini, ne duyacağını tahmin ediyordu. Annemin gözleri… Bill’in o sert, “hayat böyle” ifadesi… Bebeğin varlığıyla birlikte Lena’nın varlığının da bu evde birden “fazlalık” sayılması.
Sokağın ucundan geçen bir arabanın farları verandayı kısa süreliğine aydınlattı. Lena, çantanın fermuarını açıp matematik defterine baktı; üzerinde, geçen ayki sınavın notu hâlâ duruyordu. Bir tarafında da Carter’ın sınıfta ona gizlice uzattığı not: “Bu hafta sonu konuşalım mı?” Lena o gün güldüğünü hatırladı. Şimdi gülümseme, boğazına taş gibi oturdu.
Üşümekten parmakları uyuşmaya başlayınca ayağa kalktı. Çantayı omzuna taktı, verandadan indi. “Belki… Carter,” diye fısıldadı kendi kendine. O da bilmiyordu, ama belki… belki Lena’yı yalnız bırakmazdı. Carter’ın evini biliyordu; okuldan iki sokak ötede, bahçesinde kırmızı bir salıncak olan küçük beyaz ev. Yürümeye başladı.
Kasım gecesi Ohio’da insanın yüzünü keser. Lena’nın nefesi bulut gibi çıkıyor, ayak sesleri ıslak kaldırımda yankılanıyordu. Sokağın köşesindeki marketin ışıkları hâlâ yanıyordu. İçeriden sıcak kahve kokusu geldi. Lena cebini yokladı; bir iki bozukluk… Yetmez. Pencereden kendi yansımasını gördü: soluk yüz, dağılmış saçlar, göz altlarında uykusuzluk. Elini karnına götürdü. Sekiz hafta… Bir anda çok gerçekti. İçindeki minicik hayat, dışarıdaki dünyanın soğuğuna karşı bir kıvılcım gibiydi devamı sonrki syfda...