Hayatımın en büyük mutluluğu da en büyük yıkımı da aynı sözle başladı.
Yirmi yıl önce, genç bir kadının ölüm döşeğinde elimi tutup benden istediği tek şey, doğacak bebeklerine sahip çıkmamdı. Ebe olarak ilk kez tek başıma girdiğim o doğumda hem iki canı dünyaya getirmiş hem de bir anneyi kaybetmiştik. Kadın, son nefesine yakın fısıldamıştı: “Onları sana emanet ediyorum… Ben büyütemeyeceğim.” O an verdiğim söz, hayatımın yönünü değiştirdi.
İkizler sağlıklıydı. Hastane koridorlarında onların devlet korumasına verileceği konuşuluyordu. Ama ben o sözle yaşamaya karar vermiştim. Resmî işlemleri başlattım, aylar süren bürokrasiyle uğraştım ve sonunda onları evlat edindim. İsimlerini Defne ve Duru koydum.
İlk yıllar zordu. Geceleri biri ağlarken diğeri uyanıyor, sabah nöbetine uykusuz gidiyordum. Maaşım çoğu zaman yetmiyor, ek mesailer alıyordum. Ama eve her gelişimde iki küçük çift göz bana bakıyordu; o bakışlarda güven vardı. “Anne” dedikleri ilk günü asla unutamam. O an verdiğim sözün doğru olduğuna bir kez daha inandım.
Yıllar su gibi geçti. Bayram sabahları birlikte kahvaltı hazırladık, Ramazan’da iftar soframızı üç kişilik kurduk. Okul gösterilerinde en ön sırada oturdum, hastayken sabahlara kadar başlarında bekledim. Onlara her zaman dürüst oldum. Ergenliğe girdiklerinde, bir akşam sofrada otururken evlat edinildiklerini anlattım. Sessizce dinlediler. Sonra ikisi birden kalkıp bana sarıldı. “Sen bizim tek annemizsin” dediler. İçim rahatlamıştı.
İkisi de başarılı öğrencilerdi. Benim gibi tıp fakültesini kazandıklarında gururumdan ağladım. Artık aynı hastanede staj yapıyor, bazen koridorda karşılaşıp birbirimize gülümsüyorduk. Bazen gerçekten onları doğurmadığımı unutuyordum.
Ta ki o akşama kadar.
Nöbetten çıkmıştım. Yorgundum ama eve gitmek için sabırsızlanıyordum. Sokağa girdiğimde kapının önünde bir nakliye kamyonu gördüm. Önce yanlış adrese geldiklerini sandım. Ama kapının önünde Defne ve Duru vardı. Eşyalarım kolilere doldurulmuş, kamyona taşınıyordu.
“Ne yapıyorsunuz?” diye sordum, sesim titreyerek.
Beni görmezden geldiler. Önlerine geçince Defne gözlerimin içine bakmadan konuştu: “Bütün hayatımız boyunca bize yalan söyleyen biriyle yaşayamayız.”
Sanki biri göğsüme yumruk atmıştı. “Ne yalanı?” dedim.
Duru öfkeyle telefonunu uzattı. “Bunca yıl bunu sakladın. Nasıl yapabildin?”
Ekranda bir DNA testi sonucu vardı. İsimlerimiz yazıyordu. Benimle biyolojik bağları olmadığı açıkça görülüyordu. Ama bu zaten bildiğimiz bir şeydi. Ben onların biyolojik annesi değildim. Bunu yıllar önce söylemiştim.
“Bu zaten doğru,” dedim şaşkınlıkla. “Size anlatmıştım.”
Defne başını kaldırdı. Gözleri doluydu ama öfkeliydi. “Hayır. Anlattığın her şey doğru değilmiş. Gerçek annemizin kim olduğunu biliyoruz.”
Kalbim duracak gibi oldu. “Ne demek istiyorsun?”
Duru derin bir nefes aldı. “Biyolojik annemizin dosyasına ulaştık. Ölmediğini öğrendik.”
O an dünya başıma yıkıldı. “Bu imkânsız,” dedim fısıltıyla. “Ben ölüm raporunu gördüm.”
“Hayır,” dedi Defne. “Dosyada ‘doğum sonrası komplikasyon, yoğun bakıma sevk’ yazıyor. Ölüm belgesi yok. Bir kadın bizim yaşımızdaki iki genç kızı arıyormuş. Adı aynı.”
Beynimin içi uğulduyordu. O geceyi hatırladım. Yoğun kanama vardı. Kadın ameliyathaneden yoğun bakıma alınmıştı. Ben bebeklerle ilgilenmiştim. Sabah hastane yönetimi annenin kurtarılamadığını söylemişti. Resmî işlemler başlatılmıştı. Dosyaları bir daha açmamıştım devamı icin sonrki syfaya gecinz...