
Ölmek üzereyken bir restorana girdim. Amacım yemek sipariş etmek değildi… masalarda kalan artıkları bulmaktı.
Cebimde tek kuruş yoktu. Karnım sokak köpeği gibi gurulduyordu. Camdan içeri bakarken sıcak yemeklerin kokusu içimi yakıyordu.
Cesaretimi toplayıp içeri girdim. Yeni boşalmış bir masa gördüm. Birkaç patates kızartması, bayat bir ekmek parçası ve tabağa yapışmış biraz et…
Hızla oturdum, müşteri gibi görünmeye çalışarak artıkları yemeye başladım. Soğuktu, kupkuruydu ama bana ziyafet gibiydi.
Tam o sırada arkamdan sert bir ses duydum:
“Hey! Bunu yapamazsın.”
Donup kaldım. Kovulacağımı sandım. Özür diledim, çok aç olduğumu söyledim. Karşımda kusursuz giyimli, ağırbaşlı bir adam duruyordu. Benim yırtık montumla onun takım elbisesi arasındaki fark utancımı daha da büyüttü.
“Benimle gel,” dedi.
Ne olduğunu anlamadan başka bir masaya oturdu. Bir süre sonra garson önüme kocaman, sıcak bir tabak koydu. Et, pilav, sebzeler…
Şaşkınlıkla sordum: “Bu… benim için mi?”
Adam sessizce baktı ve sonunda konuştu.
Kimsenin hayatta kalmak için çöplerde ya da artıklarda yemek aramaması gerektiğini söyledi.
Ve sonra… restoranla ilgili bir şey söyledi ki, hayatım o anda tamamen değişti.
Ama asıl değişim o gün değil… sonrasında başladı.
Adamın dudakları kıpırdadı ama sesi hâlâ o ilk uyarıdaki kadar sert değildi artık. Sanki yıllardır içinde taşıdığı bir cümleyi, doğru zamanda doğru kişiye söylemek zorundaymış gibi ölçülüydü.
“Ben bu restoranın sahibiyim,” dedi. “Ve burada kimse aç kalmayacak.”
O an içimde bir şey koptu. Ne utanç kaldı ne korku; sadece boşalmış bir yerin yerini dolduran sıcaklık… ve gözlerimden akıp giden yaşlar. Sanki yıllardır üşüyen ruhum ilk kez sobanın yanına oturmuştu.
Sustuk. Ben önümdeki tabağa bakıyordum, o bana. Sonra adam, garsona başıyla işaret etti. Garson bir sandalyeyi çekip masaya daha yaklaştırdı, önüme bir peçete bıraktı. Bu küçük hareketler bile bana masal gibi geliyordu. İnsan, kendisine “insan” gibi davranılınca şaşırıyormuş.
“Adın ne?” diye sordu adam.
“Emir,” dedim. Yalan söylemedim. Yalan söylemeye gücüm de yoktu zaten.
“Emir,” diye tekrar etti. İsmi dilinde tarttı. “Kaç yaşındasın?”
“On yedi.”
Kısa bir sessizlik oldu. Adam elini çenesine götürdü, gözleri bir an uzaklara kaydı. Sanki on yedi yaş bir sayı değil de bir yara iziydi.
“Burada ne işin var? Ailen?”
Bu soru boğazıma düğüm attı. Tabağın buharı yüzüme vururken yıllardır içimde biriken soğuk bir anı gibi yükseldi.
“Yok,” dedim kısık sesle. “Annem… gitti. Babam… zaten yoktu. Bir süre akrabaların yanında kaldım, sonra… sokak.”
Adamın yüzü değişmedi ama gözlerinin içindeki sertlik yumuşadı. Ellerini masanın üzerine koydu, avuçları açıktı; saklamadan, kaçmadan.
“Bu gece nerede kalacaksın?” dedi.
Bu sorunun cevabı, içimde hep aynıydı: “Neresi olursa.”
Ama artık o kelimeyi söylemek istemedim. Çünkü o kelime “hiç kimse” demekti.
“Bilmiyorum,” dedim.
Adam, ceketinin cebinden küçük bir kart çıkardı. Üzerinde restoranın adı, bir telefon numarası ve arka tarafta el yazısıyla bir adres vardı. Kartı önüme itti.
“Bu adrese gideceksin,” dedi. “Arkada depoya açılan kapı var. Kapıyı üç kere tıklat. İçeride seni bekleyen biri olacak.”
Yutkundum. Beni kovmadığı yetmiyormuş gibi bir de… bir yere yönlendiriyordu. İçimde bir yer “Bu gerçek olamaz” diye bağırıyordu. Diğer yanım “Bunun bedeli var” diye fısıldıyordu.
“Niye?” diyebildim. “Ben… hiç kimseyim.”
Adamın bakışları keskinleşti. Ama bu keskinlik, bıçak gibi değil; bir şeyi kesip atmak için değil, bir düğümü çözmek için gibiydi.
“Hiç kimse değilsin,” dedi. “Sadece kimse seni görmemiş.”
O an, işte o cümle… içimdeki bütün karanlık odaların kapısını açtı.
Yemeği bitiremedim. Yedim ama boğazımdan zor geçti. Sanki her lokmada “Bunu hak ediyor muyum?” diye soruyordum. Adam masadan kalktı. Garsona bir şeyler söyledi. Sonra tekrar bana döndü.
“Benim adım Kemal,” dedi. “Bu akşamdan sonra bir karar vereceksin. Ya yarın yine aynı kaldırıma döneceksin… ya da hayatını sıfırdan kuracaksın.”
Gözlerim dolu dolu kaldı.
“Nasıl?” dedim.
“Korkmadan,” dedi sadece. “En zor kısmı bu.”
Adres, restoranın arka sokağındaydı. Gecenin ayazı yüzüme tokat gibi vuruyordu ama içimde bir sıcaklık vardı. Depo kapısına geldiğimde kalbim göğsümü dövüyordu. “Üç kere,” dediği gibi tıklattım devamı sonrki syfda...