Oğlumun o kadının—kumasının—yanında duruşunu ve yedi aylık hamile karısının acı içinde feryat edişini gördüğüm an, ruhumun çekildiğini hissettim.
Ne bir tereddüt vardı gözlerinde, ne bir utanç, ne de pişmanlık...
Zeynep’in bunu hak ettiğini söylediğinde, artık bir şeyi çok net biliyordum: Onu asla affetmeyecektim. Kendi kanımdan olan o adamın ve eve getirdiği o kadının, nasıl bir "hesaplaşmaya" davetiye çıkardıklarından henüz haberleri yoktu.
Sakin bir mahallede, huzurlu bir Pazar ikindisiydi. Aslında gelmeye niyetim yoktu ama gelinim Zeynep günlerdir telefonlarıma çıkmamıştı. Bir anne, gelininin değil, evladının evindeki sessizliğin hayra alamet olmadığını sezer. Bu içgüdü beni o kapıya kadar sürükledi.
Daha içeri girmeden duydum o sesi.
Feryatları...
Zeynep’in sesiydi bu; kırılmış, gururu incinmiş, yalvaran bir ses: "Yapmayın, Allah aşkına durun! Bu masumun ne günahı vardı?"
Koridoru nasıl geçtiğimi hatırlamıyorum. Yatak odasının kapısında taş kesildim.
Oğlum Kerem, Zeynep’in başında dikiliyordu. Elinde bir makas vardı. Bakışları boş, vicdanı kurumuş gibiydi... Kendi oğlumu tanıyamıyordum. Yanında ise, eve zorla "kuma" olarak getirdiği o kadın, Leyla duruyordu. Büyük bir keyifle izliyordu olanları.
Zeynep yerdeydi; karnı burnunda, çaresiz... O güzelim uzun siyah saçlarının tutam tutam halıya döküldüğünü gördüm. Elleri titriyordu. Gözyaşları sicim gibi akarken, karnındaki canın sarsıntısıyla tüm vücudu zangır zangır titriyordu.
“Kerem…” diyebildim sadece fısıltıyla.
Dönüp bakmadı bile. Gözünü bile kırpmadı.
“Bunu hak etti ana,” dedi buz gibi bir sesle. “Bu bebekle beni eve bağlayacağını, ayağıma zincir vuracağını sandı.”
Zeynep’in o an çıkardığı ses, ölene kadar kulaklarımdan silinmeyecek; bir yanı hıçkırık, bir yanı ölüm feryadı...
“Seni sevmiştim,” diye inledi gelinim. “Sana namusumu, ömrümü emanet ettim.”
Leyla ise kollarını kavuşturmuş, dudak bükerek araya girdi: “Belki bir dahaki sefere kime oyun oynayacağını öğrenirsin, ‘hanım’ ağa.”
İşte o an, içimdeki o şefkatli anne öldü.
Babası erkenden göçüp gittiğinde, Kerem’i ne zorluklarla büyütmüştüm. Boğazımdan kesmiş, tırnaklarımla kazımıştım o evi kurmak için. Her şeyimi feda ettiğim o evlat, şimdi bir canavara dönüşmüş, masum bir kadına zulmediyordu.
“Bırak o makası elinden!” dedim, sesim evi titretti.
Nihayet yüzüme baktı.
“Karışma ana. Bu bizim meselemiz, senin değil.”
Öne doğru bir adım attım. Yerden feryat eden Zeynep’i kucaklayıp ayağa kaldırdım. Titreyen vücuduyla bana sığındı, adeta bir kuş gibi kanatlarımın altına girdi.
O an iki şeyi çok iyi anladım:
Zeynep ve o doğmamış sabi, bir daha asla bu canilerle yalnız kalmayacaktı.
Oğlum ve o kadın, karşılarına aldıkları "Anadolu anasının" neler yapabileceğini henüz bilmiyorlardı.
Bittiğini sandılar. Oysa her şey yeni başlıyordu devamı sonrki syfada...