
Oğlumun düğününde, karım çamura itilirken ben donup kalmıştım.
Ona doğru bir adım bile atamadan, gelinim Ceren güldü ve
“Bunu ilgi çekmek için yapılmış bir hareket sanma,” dedi.
İşte her şey o anda değişti.
Düğün kusursuz olmalıydı.
Toledo yakınlarında şık bir kır malikanesi, zarif davetliler, yumuşak müzik…
Karım Nuran yanımdaydı. Gururluydum ama içimde tarif edemediğim bir huzursuzluk vardı.
Sonra olan oldu.
Ani, kasıtlı bir itme.
Nuran dengesini kaybedip bahçe yolundaki çamura düştü.
Açık renkli elbisesi saniyeler içinde mahvoldu.
Zaman durdu sanki.
Tam ona uzanacakken Ceren güldü.
Ne mahcup ne üzgün…
Alaycı bir gülümsemeyle eşime baktı.
İçimde önce öfke, sonra utanç yükseldi.
Daha hızlı davranamadığım için.
Etrafında susup izleyen herkes için.
Oğlum Denize baktım. Bir şey söylemesini bekledim.
Gözlerini kaçırdı.
Nuran’ın sessizce yerden kaldırdım.
Elleri titriyordu.
Tek kelime etmedi.
Ceren ise kahkahalarla uzaklaştı.
O an sessizliği seçtim.
Düğün boyunca izledim.
Ceren’in çalışanlarla konuşma şeklini,
Deniz’i insanların içinde küçük düşürmesini,
Sözlerinin ardındaki ince ama keskin kibri…
Kimse karşı çıkmıyordu.
Ben bile.
Ama içimde bir şey kırılmıştı.
O gece herkes eğlenirken ben bir karar verdim.
Bağırmayacaktım.
Ortaya sahne kurmayacaktım.
Hazırlanacaktım.
Bu bir kaza değildi.
Bu bir mesajdı.
Bir güç gösterisiydi.
Ve Nuran’ın bir daha asla böyle aşağılanmasına izin vermeyecektim.
Gülümsedim.
Kadeh kaldırdım.
Rolümü oynadım.
Ama bu sessizlik artık boyun eğmek değildi.
Bu bir niyetti.
Ceren henüz bilmiyordu…
Ama çamura düştüğü o an,
kendi sonunun başladığı andı.
O gece düğün bittiğinde herkes “Ne güzel geçti!” diye birbirine sarılıyordu. Ben ise aynı cümleyi içimde paramparça ederek gülümsüyordum. Nuran odada tek başına, kirlenmiş elbisesini çıkarıp banyoda suyla ovalarken, kapının önünde bekledim. “İyi misin?” dedim. Başını kaldırmadı. “Geçer,” dedi sadece.
Ama ben biliyordum: Çamur elbiseden çıkar, insanın içine bulaşan aşağılanma kolay çıkmaz.
Ertesi sabah güneş, bahçedeki çiçeklerin üstüne masumca vururken, düğün yerinden ayrıldık. Nuran arabada hiç konuşmadı. Yolda her zamanki müziğimizi açtım, sevdiği türküleri… Normalde eşlik ederdi. Bu kez camdan dışarı baktı. Ben de daha fazla zorlamadım. Çünkü o gün kendime söz vermiştim: Bu iş öfkeyle değil, akılla çözülecekti.
İstanbul’a döndüğümüzde ilk yaptığım şey, Deniz’i aramak olmadı. Bir baba refleksiyle bağırıp çağırmak, “Nasıl sustun?” diye hesap sormak istiyordum. Ama tam da bunu beklerdi Ceren. Benim sinirimle büyüyen, benim hiddetimle güçlenen tipler vardır. Ceren onlardandı.
Onun yerine, iki gün sonra Deniz’i öğle yemeğine çağırdım. Sadece o. “Yeni evliler busy olur, bilirim,” dedim telefonda, “ama kırma beni.” Sesinde bir tereddüt oldu. “Ceren… bugün arkadaşlarıyla,” dedi. Yalan değildi belki, ama özgür bir cümle de değildi.
Buluştuğumuzda Deniz’in omuzları düşük, gözleri yorgundu. Sanki düğünden değil, savaştan çıkmış gibiydi devamı sonrki syfda...