On yıl önce polis kapıma gelip oğlum ve gelinimin korkunç bir trafik kazasında öldüklerini söylediğinde dünyam başıma yıkılmıştı. O yolculuğa çıkmadan kısa bir süre önce yedi çocuklarını da ziyarete diyerek bana bırakmışlardı. Böylece 59 yaşında, tam 7 torunumun vasisi oldum. Benim evim onlara çok dar geleceği için mecburen oğlum ve gelinimin yaşadığı eve taşındık.
En küçük torunum Güneş o zamanlar sadece 4 yaşındaydı. Yıllarca ek işler yaparak, saçımı süpürge ederek onlara hem anne hem baba olmaya çalıştım. 10 yıl göz açıp kapayıncaya kadar geçti, hepsi büyüdü ama o korkunç gece aklımdan bir gün olsun çıkmadı. Güneş, anne ve babasını hiç hatırlamadığı için son zamanlarda o geceyle ilgili daha çok soru sormaya başlamıştı. Ben bildiğim her şeyi anlatsam da, sanki sözlerime tam inanmıyor, sürekli daha fazlasını arıyor gibiydi.
Geçtiğimiz cumartesi sabahı onlara krep yaparken, Güneş aniden mutfağa girdi. Elinde eski, tozlu bir KUTU vardı. Kutuyu masaya koyduğunda sesi titriyordu: "Bunu bodrumda buldum. Eski bir dolabın arkasına gizlenmiş. Annem bırakmış..."
Oğlum ve gelinimin eşyalarını atmaya kıyamayıp bodruma kaldırmıştım ama yemin ederim o kutuyu ilk kez görüyordum! Ben daha ne olduğunu anlayamadan Güneş gözlerimin içine bakıp fısıldadı:
"Annem ve babam o gece ölmediler..."
Kanım dondu. Titreyen parmaklarımla kutunun kapağını açtığım an, ayaklarımın altındaki zeminin kayıp gittiğini hissettim.
Kutunun içinde en üstte duran şey, oğlum ve gelinime ait iki pasaporttu. Ama üzerlerindeki fotoğraflar onlara ait olsa da, isimler tamamen farklıydı! Pasaportların hemen altında kalın bir tomar para, eski model şarj edilmiş bir cep telefonu ve sararmış, katlanmış uzun bir mektup duruyordu. Gözlerimden yaşlar süzülürken o tanıdık el yazısını anında tanıdım; mektubu biricik oğlum yazmıştı....