
Zeynep, yaşlı adamın koluna girip onu eşiyle birlikte yaşadığı, şehrin biraz dışında, bahçeli, sobalı o mütevazı eve götürdü.
Gürül gürül yanan kuzine sobanın başına oturttular onu. Eline ince belli bardakta, dumanı üstünde tüten tavşan kanı bir çay verdiler. Salih Bey, titreyen elleriyle bardağı tutarken Zeynep’e dolu gözlerle, minnetle baktı.
— Bunu neden yapıyorsun kızım? Ben size yük olurum, diye fısıldadı sesi titreyerek.
Zeynep gülümsedi, gelip yaşlı adamın dizinin dibine oturdu.
— Çünkü bir zamanlar benim çocukluğumu sen ısıttın Salih Dede. Düştüğümde dizimi sen sardın, bayramda harçlığımı sen verdin. Şimdi sıra bende.
Ve Salih Bey, o gece yeniden bir eve kavuştu.
Tuğla tuğla, harçla yaptığı, tapusu elinde olan o bina değildi belki…
Ama merhametle, vefayla ve sevgiyle kurulan gerçek bir yuvaydı.