
Bizi bir medikalcinin önünde indirdi. Şaşırdım. İçeri girdik. Adam dükkan sahibine, "En iyisi hangisi?" dedi. "Şarjı en uzun giden, en sağlamı, en rahatı..."
O an anladım. Bana sandalye alacaktı. Ama sıradan bir şey değil, o hep hayalini kurduğum, kumandalı, akülü olanlardan. Fiyatını gördüm etikette, annemin 5 yılda kazanamayacağı para.
Annem ağlamaya başladı, "Biz bunu ödeyemeyiz, kabul edemeyiz beyim," dedi. Adam döndü, annemin ellerini tuttu. "Abla," dedi. "Benim de bir kızım vardı. Aynı bu yaşta. Aynı böyle, tekerlekli sandalyedeydi."
Sustu. Boğazı düğümlendi adamın. Yutkundu. "Geçen sene kaybettim onu. Odası hala dolu, eşyalarına dokunamıyorum. Ama param var, pulum var, kızıma fayda etmedi. Bırak, bu kızcağıza faydası olsun. O parayı mezara götürmeyeceğim. Kızımın hayrına kabul et. Sanki ona almışım gibi sevineceğim, yemin ederim."
O an dükkandaki sessizliği anlatamam size. Sadece dükkan sahibinin tıkır tıkır bilgisayar tuşlarına basma sesi vardı. Annem hıçkıra hıçkıra ağlıyordu, ben donup kalmıştım. Adam bana döndü, "Rengi kırmızı olsun mu? Benim kızım kırmızıyı çok severdi," dedi.
"Olsun," diyebildim sadece.
O sandalyeye oturduğumda, kumandasına dokunduğumda adamın yüzünde beliren o gülümsemeyi ömrüm boyunca unutamam. Hem acı, hem huzur dolu bir gülümsemeydi. Bize kartını verdi, "Okul masrafları, hastane işleri... Ne olursa. Gece 3'te bile arayacaksın, tamam mı?" dedi bana.
Bizi eve, o döküntü mahallemize o lüks arabayla bıraktı. Komşular camlara yapıştı. O gitti, biz kapıda annemle o kırmızı sandalyeye bakıp kaldık.
Hala rüyada gibiyim. Meğer o adam bizi izlerken, beni değil, kaybettiği kızını görüyormuş o sandalyede. Bazen mucize dedikleri şey, başkasının acısının içinden doğuyormuş, onu anladım.