
“Babam büyük bir holdingin sahibiydi,” diye devam etti. “Adını bilseniz tanırsınız. Ama ben yıllardır onun soyadını taşımıyorum. Çünkü o isimle birlikte gelen her şey… ağır.”
Ne diyeceğimi bilemedim. Dinlemeye devam ettim.
“Annem öldükten sonra her şey değişti,” dedi. “Babam beni koruduğunu sandı ama aslında beni altın bir kafese kapattı. Özel okullar, korumalar, kurallar… Hiçbir zaman normal bir insan gibi nefes alamadım.”
“Peki sabah?” diye sordum. “O hâliniz… montunuz bile yoktu.”
Başını eğdi.
“Kaçtım,” dedi. “Birkaç günlüğüne. Kim olduğumu bilmeden, kimseye bir şey borçlu olmadan yaşamak istedim. Soğuğu, açlığı, korkuyu… Hepsini bilerek seçtim.”
Yutkundum.
“Bunu neden anlatıyorsunuz bana?”
Gözleri bir anlığına doldu.
“Çünkü o bankta yanımdan geçen onlarca insan oldu,” dedi. “Kimisi baktı, kimisi başını çevirdi. Kimisi telefonuyla konuşmaya devam etti. Ama siz durdunuz.”
Sessizlik çöktü.
“Atkıyı verdiniz,” dedi. “Hem de tereddüt etmeden. Sonra paranızı… Karşılığında hiçbir şey beklemeden.”
Atkıya baktım. Annemin ilmekleri hâlâ duruyordu.
“Ben o an sizin kim olduğunuzu bilmiyordum,” diye devam etti. “Ama şunu biliyordum: Eğer bu dünyada hâlâ böyle insanlar varsa, ben de tamamen kaçmamalıyım.”
Uçak yükselirken içimde garip bir ağırlık hissettim.
“Güvenlik görevlileri?” diye sordum.
“Babam beni buldurdu,” dedi. “Ama bu sefer beni zorla geri götürmüyorlar. Sadece… eşlik ediyorlar.”
Bir süre daha konuştuk. Hayatından, yalnızlığından, zenginliğin nasıl bir duvar ördüğünden bahsetti. Ben de ona annemden, o atkının hikâyesinden söz ettim. Zaman nasıl geçti anlamadım.
Uçak inişe geçtiğinde, Elif çantasından küçük bir zarf çıkardı.
“Bunu kabul edin,” dedi.
Zarfı açmadım bile.
“Gerek yok,” dedim. “Ben yardım ederken böyle bir şey düşünmedim.”
Gülümsedi.
“Biliyorum,” dedi. “O yüzden bu para değil.”
Zarfın içinden küçük, el yazısıyla yazılmış bir not çıktı.
‘İyilik, insanın kim olduğunu unutmamasıdır.
Bugün bana bunu hatırlattınız.’
Uçaktan inerken güvenlik görevlileri yanına geçti. Gitmeden önce durdu.
“Atkıyı geri vermek isterim,” dedi.
Başımı salladım.
“Hayır,” dedim. “Kalsın. İhtiyacın olduğunda seni hatırlatsın.”
Bir an durdu, sonra sarıldı. Kısa ama içten bir sarılma.
Onu kalabalığın içinde kaybederken şunu fark ettim:
O sabah ona verdiğim şey ne 500 TL’ydi, ne de bir atkıydı.
Ona insanlığını hatırlatan bir andı.
Ve belki de asıl ihtiyacım olan şey, benim de bunu kendime hatırlamamdı.