— Hayır. Ama bilmen gereken bir şey var. Biz bu durumu hastane yönetimine ve savcılığa bildirdik. Uzun süre tıbbi bakımdan mahrum bırakılmışsın. Bu bir suç.
Anna’nın içi ürperdi. Yıllardır güven diye sarıldığı adamın, ona en büyük zararı verdiğini ilk kez bu kadar net görüyordu. Gözlerini kapadı; gece üç buçukta yalvarışını, “Kes şunu” diyen sesi hatırladı. Ve sonra, komşunun kapıyı çalmasını. Hayat bazen yabancı bir el sayesinde kurtuluyordu.
Günler geçti. Anna ayağa kalktı, yürüdü, pencere kenarında durup güneşi seyretti. Vücudu iyileşirken zihni de toparlanıyordu. Psikologla konuştu, hemşirelerle güldü. İlk kez “abartıyorsun” diyen bir ses yoktu etrafında. İlk kez, acısına inanan insanlar vardı.
Bir hafta sonra kapı tekrar açıldı. Bu kez iki polisle birlikte gelen, yüzü solgun bir adamdı. Kocası. Göz göze geldiler. Adam konuşmak istedi ama Anna elini kaldırdı.
— Hayır, — dedi sakin ama kararlı bir sesle. — Beş yıl sustum. Şimdi sıra sende.
Adam götürüldü. O an Anna’nın içinde bir şey daha yerinden koptu — korku.
Taburcu olduğu gün, doktor ona raporları uzattı.
— Düzenli kontrollerin olacak. Ama iyileşeceksin. Güçlüsün.
Anna gülümsedi. Güçlü olduğunu ilk kez bir başkası söylemiyordu; bunu kendisi hissediyordu.
Hastaneden çıktığında hava serindi. Gökyüzü açıktı. Komşusu kapıda bekliyordu, elinde bir çorba termosu.
— Eve birlikte gidelim mi? — dedi.
Anna başını salladı. Birlikte yürüdüler. Her adımda, bedeninin ona ait olduğunu, kararların da öyle olması gerektiğini hatırladı.
O gece yatağına uzandığında karın ağrısıyla uyanmadı. İçinde hareket eden bir şey yoktu. Sadece kalbinin sakin ritmi vardı. Ve ilk kez, sabahı merak ederek uykuya daldı.
Çünkü Anna artık biliyordu: Acı, alışılması gereken bir kader değil; duyulması gereken bir uyarıydı. Ve onu dinleyen herkes, yaşama bir şans daha buluyordu.