
Zeynep Yılmaz, İstanbul’daki adliye salonunda ayakta durduğu o sabah, sesi ne acıma bekleyen birinin titremesini taşıyordu ne de hayranlık arayan bir kadının cesaretiyle yükseliyordu. Sesinde yalnızca, hayatının nasıl bir anda kendi üzerine çöktüğünü hâlâ kavrayamayan birinin sessiz şaşkınlığı vardı.
“Bebek neredeyse bir haftadır hiçbir şey yememişti,” dedi hâkime yumuşak ama net bir tonla.
“O gece kollarımda ağlamayı kesti… ve öldüğünü sandım.”
Kelimeler dudaklarından dökülürken, anı tüm acımasızlığıyla geri geldi. Göğsüne yaslanmış minicik bedenin ağırlığı. Omurgasından yukarı tırmanan buz gibi korku. Ve onu hiç rahat bırakmayan o soru:
Bir kadın, kendi çocuğunu toprağa verdiğine inandıktan sonra hayata nasıl devam edebilir?
Zeynep yirmi beş yaşındaydı. Orta Anadolu’da, fabrikaların kapandığı, umudun da onlarla birlikte söndüğü küçük bir sanayi kasabasında doğmuştu. Bir kuzeninden ödünç aldığı tek bir bavulla, kederle yaralanmış bir kalple ve nefes almayı bile acıtan bir mecburiyetle İstanbul’a gelmişti.
Altı hafta önce sadece birkaç saat yaşayan bir kız bebek dünyaya getirmişti. Devlet Hastanesi’ndeki doktorlar buna “kalp anomalisi” demişti. Bu nazik ifade, yıkımı hafifletmeye yetmemişti. Zeynep hastaneden boş kollarla ve artık var olmayan bir bebeği beslemeye hazır bir bedenle ayrılmıştı.
Tıbbi borçlar, geciken kira ve babasının artan ilaç masrafları onu Sarıyer’de, Boğaz’a bakan büyük bir konakta yatılı yardımcı olarak çalışmaya zorlamıştı. Kaya yalısı, demir kapıların ve kusursuz çitlerin ardındaydı; sessizliğin bile pahalı olduğu bir yerdi. Mermer zeminler avizeleri yansıtıyor, çocuk odası ithal mobilyalar ve hiç dokunulmamış oyuncaklarla doluydu. Sanki para, geleceği garanti edebilirmiş gibi.
Murat Kaya kırklı yaşlarının başındaydı. İnşaat sektöründe servet yapmış, dergilerin kapaklarına çıkan bir iş insanıydı. Dışarıdan güçlü ve sarsılmaz görünüyordu. Ama Zeynep daha ilk gün, onun yorgunluğunu fark etmişti. Bu yorgunluk uzun mesailerden değil, içten içe tükenmiş olmaktan geliyordu.
Eşi Selin Kaya ise evin içinde kusursuz bir zarafetle dolaşıyordu. Hayatını yardım davetleri, özel spor eğitmenleri ve seçkin davetler dolduruyordu. Üç hafta önce ilk çocuğunu dünyaya getirmişti. Bir erkek çocuk. Adını Can koymuşlardı.
Can’ın eve sevinç getirmesi gerekiyordu. Ama ev, gün geçtikçe ağırlaşıyordu. Doktorlar gelip gidiyor, en pahalı mamalar yarım bırakılıp çöpe atılıyordu. Geceleri tartışmalar koridorlarda yankılanıyordu.
Bir gece, saat sabaha karşı ikiye yaklaşırken, Zeynep üst katı temizlerken yükselen seslerle durdu.
“Artık dayanamıyorum!” diye bağırdı Selin.
“Bu bebek her şeyi mahvetti!”
Murat’ın sesi boğuk ve yorgundu.
“Günlerdir hiçbir şey yemiyor. Doktorlar uğraşıyorlar diyorlar.”
Günler…
Bu kelime Zeynep’in içine bir yumruk gibi oturdu. Vücudu, yeni doğmuş bir bebeğin açlığını, rahatlıktan değil hayatta kalma içgüdüsünden gelen o çığlığı hatırladı.
Tartışma aniden bitti. Selin, ipek sabahlığı hışırdayarak Zeynep’in yanından geçti, ona tek bir bakış bile atmadan. Kapalı kapının ardında ise zayıf ve bitkin bir ağlama devam ediyordu.
Birkaç dakika sonra Zeynep, işe alınırken kendisine söylenmeyen bir şeyi yaptı. Kapıyı çaldı.
Murat kapıyı açtığında perişandı. Saçları dağılmış, gözleri kan çanağı gibiydi. Can göğsüne yaslanmış, solgun ve korkutucu derecede hareketsiz duruyordu.
“Artık ne yapacağımı bilmiyorum,” diye fısıldadı.
“Hiçbir şey işe yaramıyor.”
Zeynep içgüdüyle öne çıktı ve bebeği kucağına aldı. Zihni düşünemeden bedeni tepki vermişti. Can anında sustu, gözlerini açtı; sanki güvende olduğunu anlamış gibiydi.
Zeynep yutkundu.
“Beyefendi… Yakın zamanda doğum yaptım. Bebeğimi kaybettim ama… vücudum hâlâ süt üretiyor.”
Bu itiraf, eski bir yaranın yeniden açılması gibiydi.
“Eğer izin verirseniz,” diye devam etti, “sadece bu gece… deneyebilirim.”
Murat yalnızca bir an duraksadı.
“Lütfen,” dedi. “Ona yardım edin.”
Zeynep titreyen elleriyle kanepeye oturdu ve bebeği göğsüne bastırdı. Can anında emmeye başladı; açlığını gizlemeye çalışmadan, tüm gücüyle. Murat ise bir sandalyeye çöktü, yüzünü ellerinin arasına aldı. Kontrol yanılsaması o an paramparça olmuştu.
O gece Can, neredeyse bir haftadır ilk kez huzur içinde uyudu.
Zeynep bunun tek gecelik bir mucize olduğunu sandı. Yanılıyordu.Devamı sonrki syfda..