
Cemal Bey, ellili yaşlarına yaklaşmış, kendi emeğiyle zengin olmuş bir adamdı. İstanbul’un en gözde semtlerinden birinde, yüksek duvarlarla çevrili büyük bir malikanede yaşıyordu. Hayatı boyunca yoksulluktan kaçmış, fakirliği bir daha asla hatırlamamak için her şeyi kontrol altında tutmuştu. Disiplin, onun için sadece bir kural değil, bir yaşam biçimiydi.
Ayşe bu eve üç yıl önce girmişti. Köyden yeni gelmişti; sessiz, utangaç ama gururluydu. İlk günden itibaren işini kusursuz yapmaya çalışmıştı. Ne sesini yükseltir ne de göz önünde olurdu. Ama fark edilmemesi mümkün değildi. Çünkü Ayşe’nin bakışlarında, Cemal Bey’in yıllardır kaçtığı bir şey vardı: samimiyet.
Başlarda Cemal Bey bu durumu önemsemedi. Onu sadece çalışkan bir hizmetçi olarak gördüğünü sandı. Fakat zaman geçtikçe Ayşe’nin varlığı, evin havasını değiştirmeye başladı. Cemal Bey akşamları mutfağa daha sık uğruyor, bazen kahvesini Ayşe’nin getirmesini özellikle istiyordu. Ayşe ise mesafesini koruyor, sınırlarını hiç aşmıyordu. Bu da Cemal Bey’i daha çok huzursuz ediyordu.
Asıl sorun, Cemal Bey’in Ayşe’ye duyduğu ilgiyi kendine bile itiraf edememesiydi. Çünkü onun dünyasında sınıflar vardı. Hizmetçi, hizmetçiydi. Patron, patrondı. Bu sınırların bulanıklaşması, yıllarca kurduğu düzeni tehdit ediyordu. Üstelik çevresindeki insanlar da fark etmişti.
“Efendi son zamanlarda farklı,” diyorlardı.
“O kız fazla rahat.”
Bu fısıltılar Cemal Bey’in kulağına geldikçe içindeki öfke büyüdü. Ayşe’yi suçladı ama aslında kendinden kaçıyordu. Onun gözlerine her baktığında, geçmişteki yoksul hâlini görüyordu. O hâli ise unutmak için servetinin arkasına saklanmıştı.
Kırılma noktası, önemli bir davetin olduğu gün yaşandı. Cemal Bey’in iş ortakları malikanedeydi. Ayşe mutfakta telaşla servis yaparken elindeki bardaklardan biri elinden kaydı. Bardak yere düştü, camlar salonun ortasına saçıldı. Ses bir anda herkesi susturdu.
Cemal Bey ayağa fırladı.
“Bu ne rezalet!” diye bağırdı.
Ayşe hemen eğildi.
“Özür dilerim efendim, hemen temizlerim.”
Ama bu özür Cemal Bey’e yetmedi. O an, bastırdığı her duygu patladı.
“Sen burada haddini aştın!” dedi. “Bu evde sadece iş yapılır. Başka şeylere heveslenenlerin yeri yok!”
Ayşe başını kaldırdı. İlk kez gözleri dolmuştu.
“Ben sadece işimi yaptım,” dedi. “Sizin sandığınız gibi biri değilim.”
Bu söz, Cemal Bey’in gururunu daha da incitti.
“Topla eşyalarını,” dedi sert bir sesle. “Bu evde bir dakika daha kalamazsın.”
Ayşe ne yalvardı ne de bağırdı. Odasına gitti, küçük valizini topladı. Kapıdan çıkarken durdu.
“Beni kovmanızın sebebi bu bardak değil,” dedi sakin ama kırık bir sesle. “Kendi duygularınızdan korkuyorsunuz.”
Ve kapıyı çekip gitti.
İlk gün Cemal Bey kendini güçlü hissetti. Düzen geri gelmişti. Kimse fısıldamıyordu. Ama geceler geçtikçe evin sessizliği onu boğmaya başladı. Ayşe’nin mutfakta mırıldandığı türküler yoktu. Sabahları ev cansızdı. Aynaya baktığında, yıllar sonra ilk kez yalnızlığını fark etti.
Uykusuz geçen bir gecenin sabahında, Ayşe’nin sözleri zihninde yankılandı: “Korkuyorsunuz.” İşte o an, Cemal Bey gerçeği kabul etti. Ayşe’yi kovmasının sebebi hata değildi; onu sevmesiydi. Ve bu sevgi, paranın çözemediği tek şeydi.
Ani bir kararla şoförünü çağırdı. Ayşe’nin köyünü öğrendi.
“Yalnız gideceğim,” dedi.
Köy yolu uzundu. Asfalt yerini toprak yola bıraktığında Cemal Bey’in kalbi hızlandı. Ayşe’nin evi sade, küçük ama sıcaktı. Kapıyı Ayşe açtı. Onu görünce şaşırdı ama geri çekilmedi.
“Buraya neden geldiniz?”
“Özür dilemeye,” dedi Cemal Bey. “Ve geç de olsa doğruyu söylemeye.”
Ayşe içeri buyur etti.
“Beni kovduğunuz gün çok incindim,” dedi. “Ama burada kendimi yeniden buldum.”
Cemal Bey gözlerini yere indirdi devamı sonrki syfda...