
Milyoner, hiç beklemediği bir anda hizmetçisinin evini ziyaret etmeye karar verdi. O kapıyı açarak hayatını sonsuza dek değiştirebilecek bir sırrı keşfedeceğini asla hayal etmemişti.
Perşembe sabahı, ağaçların yaprakları arasından süzülen altın sarısı güneş ışığında, başarılı bir milyoner olan Emir, hiç hayal etmediği bir karar aldı: sadık hizmetçisi Züleyha Menteş’in evini ziyaret etmek. O kapının ardında hayatını sonsuza dek değiştirebilecek bir sırrın yattığını asla tahmin edemezdi.
Züleyha, uzun yıllardır Emir’in İstanbul, Bebek’teki lüks yalısında çalışıyordu. Her zaman erken gelir, asla şikâyet etmezdi. Gözlerinin altındaki koyu halkalara ve yorgunluktan kamburlaşmış sırtına rağmen yüzünden gülümseme eksik olmazdı. İşine gömülmüş bir iş insanı olan Emir, onun özel hayatına bugüne dek hiç dikkat etmemişti. Saygılıydı ama toplantılar, davetler ve bitmek bilmeyen sorumluluklar içinde çoğu şeyi görmezden gelmişti.
Son günlerde ise Züleyha’da bir şeyler Emir’in dikkatini çekmeye başlamıştı. Bu tek bir an değildi; peş peşe gelen küçük ama sarsıcı sahnelerdi. Bahçeyi temizlerken aniden bayılması… Telefonda konuşurken kimse dinlemiyormuş gibi dalıp giden bakışları… Ya da Emir’in terastan fark ettiği, bulaşık yıkarken sessizce ağladığı o gün…
O perşembe günü Emir, önemli bir toplantıyı iptal etti. Züleyha’ya sadece para göndermek ya da bir çek vermek istemiyordu. Bu kez onu gerçekten görmek istiyordu. Asistanına izin alacağını söyledi, korumalarına ve şoförüne haber vermeden, tek başına yola çıktı.
Züleyha’nın evini bulmak hiç kolay olmadı. Kadın özel hayatından neredeyse hiç söz etmezdi; tam adresini bile paylaşmamıştı. Emir, eski bir personel formunda bulduğu küçük bir ipucu sayesinde mahalleyi tespit edebildi: Esenyurt. Dar sokaklar, güneşten solmuş duvarlar ve Emir’in alışık olduğu lüks dünyadan tamamen farklı bir atmosfer… Arabadan indiğinde hafif bir gerginlik hissetti. Her zaman sakin ve güler yüzlü olan Züleyha’nın görüntüsü, bu yoksul çevreyle büyük bir tezat oluşturuyordu.
Sokakta yürürken Emir’in içinde tuhaf bir duygu karmaşası vardı: merak, endişe ve geç kalmış bir pişmanlık. Bunu neden daha önce yapmamıştı? Züleyha’nın fedakârlıklarını kaç kez görmezden gelmişti? Sonunda, bakımsız bir bahçesi olan küçük bir tuğla evin önünde durdu. Kapıyı çalarken kalbi hızla çarpıyordu.
Kapı açıldı. Züleyha’nın yüzündeki şaşkınlık saklanamayacak kadar açıktı. Patronunu mütevazı evinde görmek onu adeta dona çevirmişti.
— Beyefendi… burada ne yapıyorsunuz? — diye sordu, sesi şaşkınlıkla titriyordu.
— Merhaba Züleyha. Seni görmek istedim…
Emir’in sesi kapının eşiğinde yankılanırken Züleyha bir an ne yapacağını bilemedi. Parmakları kapı kolunda donmuş, gözleri bir suçüstü yakalanmış gibi büyümüştü. İçeriden, eski bir radyodan gelen kısık bir türkü sesi duyuluyordu. Emir, kadının arkasındaki karanlık koridora bakınca evin havasında ağır bir yoksunluk ve gizlenmiş bir telaş sezdi.
— İçeri… buyurun, — dedi Züleyha nihayet. Sesi kırık, ama her zamanki gibi saygılıydı.
Emir adımını attığında dar antrede rutubet ve çamaşır sabunu kokusu birbirine karıştı. Duvarlarda solmuş birkaç aile fotoğrafı vardı; bazıları çatlamış çerçevelerin içinde eğrilmişti. Emir göz ucuyla bakıp yürümek istedi, fakat bir fotoğraf onu mıhladı: Genç bir kadın, kucağında bebek… Ve yanlarında, yüzü yıllar öncesinin sertliğiyle tanıdık gelen bir adam. Emir’in boğazı düğümlendi. Adamın yüzünü unutması mümkün değildi.
Kendi yüzüydü.
Fotoğrafa bir kez daha baktı. Aynı elmacık kemikleri, aynı kaş çizgisi, aynı çene… “Olmaz,” diye geçirdi içinden. “Tesadüf olmalı.” Ama tesadüf, bu kadar net olamazdı.
Züleyha, onun bakışını yakaladı. Sanki o anı yıllardır bekliyormuş gibi bir gölge geçti yüzünden. Derin bir nefes aldı.
— Beyefendi… sizinle konuşmam gereken bir şey var, — dedi. — Ama önce… lütfen oturun.
Emir, küçük salonun kenarındaki yıpranmış kanepeye oturdu. Salonun ortasında eski bir soba, üstünde deminliğe benzeyen bir çaydanlık vardı. Masanın üstünde ise ilaç kutuları… çok fazla ilaç kutusu devamı sonrki syfda...