Kapının üzerindeki zil çaldığında mağazadaki herkes bana baktı. Ben ise başımı hafifçe eğip içeri adım attım. Üzerimdeki eski, yer yer sökülmüş palto ve yılların izini taşıyan ayakkabılarım… Evet, dışarıdan bakıldığında pek de “lüks bir mağazanın müşterisi” gibi görünmüyordum. Ama insanın dış görünüşünün ne kadar aldatıcı olabileceğini hayat bana defalarca öğretmişti.
Tezgahtarlardan biri bana doğru yaklaştı. Yüzünde zoraki bir gülümseme vardı ama gözleri başka bir şey söylüyordu. “Hanımefendi, sanırım yanlış yere geldiniz,” dedi. Sanki yardım ediyormuş gibi ama aslında beni kapıya doğru yönlendirmeye çalışıyordu.
Ben hiçbir şey demedim. Sadece raflardaki çantaları ve elbiseleri inceliyormuş gibi yaptım. O sırada iki tezgahtarın kendi aralarında fısıldaştığını duydum.
“Buna bak… Burası pazar yeri mi?”
“Güvenliği çağıralım mı?”
Sözlerini duymazdan gelmek zor değildi. Çünkü bunları ilk defa duymuyordum. İnsanların seni kıyafetlerine göre ölçmesi, yüzüne bakmadan hüküm vermesi… Bunlar benim için yeni şeyler değildi.
Bir süre sonra mağaza müdürü olduğunu tahmin ettiğim şık giyimli bir adam yanıma geldi. “Hanımefendi,” dedi biraz sert bir ses tonuyla, “burası özel bir butik. Eğer bir şey satın almayacaksanız müşterilerimizi rahatsız etmemenizi rica edeceğim.”
O an başımı kaldırıp gözlerinin içine baktım. İçimde ne öfke vardı ne de kırgınlık. Sadece sakin bir kararlılık.
“Bir çanta almak istiyorum,” dedim.
Adamın kaşları kalktı. Tezgahtarlar arkamda gülüşmeye başladı.
“En pahalı olanı,” diye ekledim.
Bir an sessizlik oldu. Sonra tezgahtarlardan biri alaycı bir ifadeyle vitrindeki siyah deri çantayı işaret etti.
“Bu çanta,” dedi, “tam iki yüz bin lira.”
Sanki beni utandırmayı bekliyordu.
Ben ise yavaşça eski çantamın fermuarını açtım. İçinden küçük siyah bir kart çıkardım.
O kartı tezgâhın üzerine bıraktım.
Ve tek bir kelime söyledim:
“Öde.”
O an mağazadaki hava değişti. Tezgahtarın yüzündeki alay dondu. Müdür kartı eline aldı, dikkatle baktı. Gözleri büyüdü.
Çünkü o sıradan bir kredi kartı değildi.
O siyah kart, dünyanın her yerinde kapıları açan kartlardan biriydi.
Adamın sesi bir anda yumuşadı. “E-efendim… hemen işlemi başlatıyorum.”
Biraz önce beni kapıya doğru yönlendirmeye çalışan insanlar şimdi önümde neredeyse eğiliyordu. Bana kahve teklif ettiler, özel koltuk gösterdiler, çantayı kadife bir kutuya koydular.
Ama ben onların telaşına bakarken geçmişi düşünüyordum.
Yıllar önce tam da bu mağazanın önünden geçmiştim. O zamanlar cebimde tek kuruş yoktu. Üzerimde yine böyle eski bir palto vardı. İçeri bakmıştım sadece… vitrindeki çantaya uzun uzun bakmıştım.
O gün içeri girmeye cesaret edememiştim.
Çünkü insanların bakışlarını biliyordum.
Sonra hayat değişti. Çok çalıştım. Çok düştüm, çok kalktım. Küçük bir dikiş makinesiyle başladığım iş zamanla büyüdü. Tasarımlar yaptım. İnsanlar beğendi. Bir marka kurdum. Yıllar geçti.
Bugün dünyanın birçok yerinde mağazalarım var.
Ama ben hâlâ aynı paltoyu bazen özellikle giyerim. Çünkü insanların gerçek yüzünü görmek için bundan daha iyi bir yol yoktur.
Tezgahtar çantayı bana uzattığında elleri titriyordu devamı icin sonrki syfaya gecinz...